Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 116, Eylül 2015)

Amerikan basınını izliyorsanız, kitaplarla da biraz ilgiliyseniz Michael Dirda adını mutlaka duymuşsunuzdur. Dirda’nın ülkesinde yeni bir kitap hakkında ne söyleyeceği ilk merak edilen isimlerden biri. Pulitzer ödüllü yazar uzun süre Washington Post kitap ekinin editörlüğünü yaptı, yıllardır da aynı gazetede haftalık kitap yazıları kaleme alıyor. Dirda’nın denemelerinden oluşan Browsings geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Michael Dirda yeni kitabı üzerine sorularımızı cevapladı.

 Kitabın giriş bölümünde okuyucuya bir tavsiye var: Tek oturuşta birkaç denemeden fazla okumayın. Bu aynı zamanda, hız ve teknoloji çağında “yavaş okuma”ya bir çağrı mı?

Kitaptaki denemelerin bazıları eğlenceli, bazıları dokunaklı, bazıları ise laf kalabalığının eşiğinde; ama hepsi de fazlasıyla kişisel metinler. Eğer okur yatmadan önce bir iki denemeyi bitirirse, ertesi akşam ve daha sonraki akşam birkaç tane daha okumayı merakla bekleyebilir. Böylece gevezeliklerimi dinlemekten yorulmamış olur. Her neyse, en azından böyle olmasını umuyorum. Yine de bazı okurlar bana –ki bu bir yazarın tam da duymak isteyeceği şeydir– kitabı ellerinden bırakamadıklarını, bir solukta okuduklarını söylediler. Yavaş okuma ile ilgili ana sorunuza gelince: Thoreau kitapların mümkün olduğunca yazıldığı gibi okunması gerektiğini söylemişti. Ben dijital medyanın hızlı okumayı teşvik ettiğini düşünüyorum. Yalnızca bilgi taraması yapıyorsanız bu iyi bir şey ama ciddi bir roman, bir tarih yapıtı ya da bir şiir kitabı tadını çıkara çıkara, yavaşça okunmalıdır. Evet, pek çok kitap fast-food gibidir, en iyi kitaplar ise özel bir yemekte aile ve arkadaşlarla sofraya oturmaya benzer, uzun uzun vakit geçirmeyi hak eder. Ben elbette yavaş okuyan biriyim, okurken dudaklarımı kıpırdatır, sayfadaki sözcükleri sessizce ağzımdan çıkarırım.

Edebiyat doktorası yaptınız ama üniversite yerine hayatınıza gazetecilikte devam ettiniz. Dönüp baktığınızda, gazeteciliği seçtiğinize memnun musunuz?

Her yaz, üniversite hocası olmadığım için pişmanlık duyarım. Ne tatlı bir hayat! Bütün o tatil ayları! İyi bir üniversitede, görevinde kalma hakkı elde etmiş bir profesör olmanın yeryüzünde cenneti yaşamak olmadığına kimse beni inandıramaz. Öte yandan, edebiyat gazeteciliği, vaktimi yazmaya ayırmamı sağladı ki üniversitede ders vererek ya da akademik araştırma yaparak bunu asla gerçekleştiremezdim. Washington Post gibi büyük bir gazetede, zeki muhabir ve editörlerle çalışmak bir üniversite kampusundaki entelektüel uyarılmanın  hemen hemen aynısını sağlıyor—yoğunluk ile günlük heyecanın birleşmesi, akademinin bahçelerinde nadiren görülür. Bir roman ya da biyografi üzerine yazı yazmak, ertesi gün yazınızın yayımlandığını görmek gerçek bir keyif. Üstelik, her hafta yazan bir köşe yazarı olarak gözüm daima bir sonraki kitapta. Yazarlar yazar, yayıncılar yayımlar—bu iş asla sıkıcılaşmaz.

Kitabınızı geçmişteki önemli yazar ve eleştirmenlere adamışsınız: Clifton Fadiman, Randall Jarrell, Cyril Connolly ve Robert Phelps. Bu isimlerin ortak özelliği nedir, onlardan ne öğrendiniz?

Browsings‘i kitap eleştirisi ve deneme yazma konusunda en çok şey öğrendiğim dört “kitap insanı”na ithaf ettim. Her birinin kâğıt üzerinde çekici, kendine has birer sesi var ve hepsi kendilerini özgün birer üslupla, atak ve zeki bir şekilde ifade ederler. Aslına bakılırsa, Randall Jarrell büyük bir eleştirmen (özellikle şiirde) fakat ötekiler öncelikli olarak edebiyat gazetecileri ve bu yüzden kimi zaman küçümsenmişlerdir. Clifton Fadiman kitapları her türden okur için pratik bir şekilde anlattı, Cyril Connolly edebi zevk konusunda muhteşem bir şekilde huysuz ve hazcıydı (onun için en iyisi de buydu zaten), Robert Phelps ise tanıdığım ilk gerçek yazardı, gerçek bir yazı eri, onu tanıma şansına erişen herkesçe sevilen biriydi. Bu dört isim sayesinde şunu erken yaşta öğrendim: Kitap tanıtımı yazan biri T. S. Eliot ya da Erich Auerbach –ki bunlar iki gözde eleştirmenim– gibi yazmak zorunda değil. Ya da sık sık insanların kafasını bulanıklaştırmayı başaran Derrida gibi anlaşılması zor olma mecburiyeti yok. Başka deyişle, bir kürsüden nutuk atarcasına yazmak şart değil. Gevşemek, kişiselleşmek, kitaplar hakkında mizahi bir dille ve tutkulu bir biçimde, coşkuyla konuşmak mümkün. Bu arada, ithafta andığım dört isim gençken okuduğum yazarlar; edebi zevkimi, bir kitap eleştirmeni ve denemeci olarak bakış açımı şekillendirdiler. Sonraki yıllarda, onlarla aynı derecede hayranlık uyandıran başka “kitap insanları”nın da farkına vardım: Edmund Wilson, Virgil Thomson, Janet Flanner, Joseph Mitchell, H. L. Mencken, Brigid Brophy, Kenneth Tynan ve John Updike gibi.

Kitabınızda şu sıralar üzerinizde çalıştığınız projeden söz ediyorsunuz: “Hikâye Anlatıcılığının Görkemli Çağı”. Kulağa heyecan verici geliyor. Ondan biraz bahseder misiniz?

“Hikâye Anlatıcılığının Görkemli Çağı” 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk döneminin başlıca bazı popüler yazarları ve kitapları hakkında bir inceleme olacak, onlara ödediğim bir gönül borcu. Bir insan ömrü kadar bir aralıkta, yaklaşık 1865’ten 1930’a kadar, modern fantezi edebiyatı, bilimkurgu, çocuk edebiyatı, dedektif ve macera romanları, polisiye ve aşk romanı türlerinin öncü örnekleri, kalıpları belirleyen yapıtlar bulunabilir. Dahası, simgesel konu ve karakterlerin pek çoğu bu kitaplardadır. Bu kayıp medeniyetlerin ve afili maceraperestliğin edebiyatıdır: Alice Harikalar Diyarında, Kaptan Nemo, Peter Pan, Zenda’nın Mahkumu, Sherlock Holmes, Raffles, Kızıl Farekulağı, Dr. Fu Manchu ve Maymunlar Kralı Tarzan… Bu kitapların yazarları Rider Haggard, E. Nebit, Arthur Machen’den H. G. Wells’e kadar çok çeşitli ve muhteşem. Editörlerimden biri kitabı sevdiğim şu ifadeyle tarif etti: “Macera okuması ve okuma macerası.”

Yıllar önce Kitaplarınızı Nasıl Korursunuz adlı bir monografi kaleme almıştınız. Kitabı bir nesne olarak hâlâ önemsiyorsunuz. Basılı kitabın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Gerçek okurların, kitap tutkunlarının pek yakın bir gelecekte basılı kitabı insan elinden çıkmış bir eser, bir zevk nesnesi olarak değerlendirip onun kıymetini bileceklerini düşünüyorum. Bir akıllı telefondaki ya da e-kitaptaki piksellerle duygusal bağ kurmak zor ama çocukken okuduğunuz bir Sherlock Holmes cildi büyüsünü kaybetmez. O yıpranmış cildi elinize alın, kendinizi yeniden 1895 yılında bulacaksınız—ya da 1995 yılında, 11. doğum gününüzde kitabı ilk açtığınız anda. İnsanlar çok çeşitli okuma türleri için ekranlara yönelirken ben basılı kitabın daha uzun süre dolaşımda olacağını düşünüyorum. Küçük bir kütüphaneye sahip olmak –kulağa klişe gelse de– mutluluk kaynağıdır. En sevdiğiniz kitaplarla ve yazarlarla çevrili olmak günlük varoluşunuzu zarif bir şekilde zenginleştirir. Ayrıca kitap koleksiyonculuğu dünyanın en güzel meşguliyetlerinden biridir.

Erken yaştaki okumaların zevkinden sıkça söz ediyorsunuz. Kitap okumakla ve tanıtmakla geçen yılların ardından, ilkgençliğinizdeki yeni dünyalar keşfettiğiniz okumaların lezzetini hâlâ bulabiliyor musunuz?

Bütün bu yıllardan sonra ben hâlâ bir kitap delisiyim. Bir sahaf dükkânına girmek her zaman Alaaddin’in harikalarla dolu mağaraya girmesine benzer. Her an her şey karşınıza çıkabilir—ve beklenmedik şeyler bulma (serendipity) kuralı işler! Eğer mümkün olsa her gün, öylesine raflara bakınmanın zevki için bir sahafa giderdim. Ama diğer taraftan hâlâ yeni yazarlar (ve tabii eskiler) keşfetmeyi seviyorum, tıpkı geçmiş hakkında veya etrafımdaki dünyaya dair bir şeyler öğrenmeyi sevdiğim gibi. Her romanın kapağını bir beklentiyle açıyorum, bir biyografinin ya da tarih kitabının başına hayrete düşme iştahıyla oturuyorum. Kitaplar bana hayatımın en kalıcı zevkini tattırdı. Sonuçta, kitap sayfaları çevirerek ve orada bulduklarım hakkında yazı yazarak hayatımı kazandığım için şanslıyım.

Yıllarca Washington Post‘un kitap eki Book World‘ün editörlüğünü yaptınız. Kitap eki ayrı bir ek olarak devam etmiyor artık, kitap tanıtımları ana gazetenin içinde yer alıyor. ABD’de ayrı bir ilave olarak verilen tek kitap eki kaldı (Türkiye’de 10’dan fazla var). Edebiyat gazeteciliğinin geleceğinden umutlu musunuz?

Gazetecilik günümüzde bütünüyle bir değişim içinde ve gazeteler, ilk kez Twitter hesabı açan ergen çocuklar gibi, “öne çıkanlar” ve “çok okunanlar” konusunda takıntılı hale geldi. Ciddi haberciliğin ve ciddi kitap tanıtım yazılarının internette ilgi çekme arayışları sırasında kaybolacağı ve gazetelerin sansasyonel haberciliğin cafcaflı cazibesine yenik düşüp özünü yitireceği konusunda endişeliyim. Ama böyle eski kafalı görüşlere direnmeye çalışıyorum. Umarım zeka dolu, canlı, saygın ve güvenilir kitap eleştirisinin ömrü uzun olur. Bu arada, yılmadan çalışmaya devam!

Dirda