Kitap Zamanı 100, Mayıs 2014

Booker ödüllü İngiliz yazar A. S. Byatt ilk kez yayımlanan bu denemesini Kitap Zamanı okurlarıyla paylaştı.

A. S. BYATT

Romanların birer sanat eseri olarak basit bir “kendini anlatma” işleminden ibaret olmaması, insanların duyguları ve ilişkileri dışındaki şeylerle de ilgilenmesi gerektiğine inanmışımdır hep. İnsanlar hissettikleri kadar düşünür ve romanın dünyası duygu kadar düşünceyi de içerdiğinde daha heyecan verici olur. Merak, bir yazarın temel meziyetidir. Coleridge ve George Eliot gibi sevdiğim yazarlar bilimle hep ilgilendiler.

Romanlarımda neredeyse en başından beri natüralist karakterler yer alır. Önce romanlarımdaki natüralistleri dünya tarihinin Darwinci açıklamasıyla ilişkilendirmemiştim. Her türlü konu üzerine çalışıyorlardı; Amazon ormanlarındaki sürüngenlerden karıncalar toplumuna, kelebeklerin davranışlarına, Fibonacci spiralindeki büyüyen bir çiçeğin ya da salyangoz kabuğunun biçimini belirleyebilecek tuhaf biçim matematiğine kadar… On dokuzuncu yüzyıl romanlarının bir tür ana gövde gibi, dünyayı ve insanları Hıristiyan perspektifinden tanımladığını düşünüyorum. Bazı modern romanlar bunun yerine Darwinci hikâyelemeyi kullanırlar. Balzac bir düşünce çerçevesi çizmek için hem Hıristiyanlığı hem de kendi zamanındaki fizyoloji ve biyolojiyi kullandı. Benim ilki Bahçedeki İncir Ağacı olan roman dörtlemem rönesans imgeleriyle dolu. Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışını kutlamak için düzenlenen bir yarışmayla başlar ve yeni bir üniversitedeki, iki kültürü birleştirmeyi arzulayan dilbilgisi uzmanı bir rektör yardımcısının düzenlediği “Beden ve Akıl” konulu konferansla sona erer. (Ki kaotik ütopyacıların ve anarşistlerin istilasına uğramıştır.)

Eserlerime çeşitli bilimsel düşünceler de ekledim. Dörtlünün üçüncü romanı olan Babil Kulesi’nde bilim adamları zihnin biyolojisi üzerine çalışırlar. Efsanevi Babil Kulesi evrensel bir dil arayışıydı ve fark ettim ki, artık dört harfli bir evrensel dilimiz var: Kendisi de bir sarmal ya da helis (helix) olan DNA’nın C, T, A ve G’si. Helis, salyangozun Latincesi, benim karakterlerim de, beyinlerindeki hafıza nöronları da dâhil, bu salyangozlar üzerine çalışıyorlar. Romanda salyangozlar gerçek yaratıklar ve romanı bir arada tutan metaforik motifin de bir bölümünü oluşturuyor. Hem salyangozlar hem de DNA hakkında bir şeyler öğrenmek benim için büyük bir zevkti, romanı yazdığım sırada edebiyat üzerine yapılan çalışmalar epey tekbenci ve teorik olduğundan, katı gerçekler ve maddesel spekülasyonlar üzerine bilimsel kitaplar okumak bir tür keyif ve ferahlamaydı. Halkın birden popüler bilim okumaya başladığı bir dönemdi.

Yazdığım yıllar boyunca, belki de sanatın ve ondan alınan hazzın temel nedeni olduğu için, bir şeyler arasında bağlantılar kurmaktan hep çok zevk aldım, bu bağlantılar arasında metafor inşası belki de en yoğun olanıydı. Bir keresinde şair William Carlos Williams’tan ve “sadece şeylerdeki fikirler” ifadesinden oldukça etkilenerek, sembolik dil kullanmadan, metaforun olmadığı bir roman, bir ifade ve tasvir romanı yazmaya karar vermiştim. Ama yazamadığımı fark ettim ve bıraktım.

Bilim insanları artık zihinleri, yani beyinleri sanata tepki verirken izleyebilmeye başladılar. Liverpool Üniversitesi’nden Philip Davis bilim adamlarıyla Shakespeare’in cümle yapısına verilen tepkiler konusunda çalışıyor örneğin. Nöronlar arasındaki birleştirici bağlantıların, “sıradan” cümlelerle kıyaslandığında Shakespeare’in kelimelerine, özellikle de isimlerden yeni fiil türetmesine tepki verdikten sonra daha canlı kaldığını, daha uzun ışıldadığını keşfettiler.

Jean-Pierre Dupuy’nun 1950’lerde, akıl ile makineleri ve insan olmanın mahiyetini tartıştıkları sibernetik gruplarıyla toplantılarının olağanüstü hikâyelerini okurken, bir sinirsel ağ tasarımcısının cinaslar hakkındaki bir ifadesine rastladım. Emin değilim ama sanırım Von Neumann’dı. Bilim adamı, belki cinaslardan haz almamızın nedeni, keyfî olarak bağlantılı iki şey ya da fikir için kayıtlı olan tüm bilgiyle ilişkili çift girdinin nöron bağlantılarını çok heyecanlandırmasıdır, diyordu. Belki de bu heyecan hoşumuza gidiyordur. Metaforların aynı nöronal heyecandan, bir çift girdiden, güçlendirilmiş bir bağlantıdan doğuyor olabileceği geldi aklıma. John Donne’un metaforik heyecanı, beynin bir duyarlığı üzerine bir deneme yazdım. Yaşamım boyunca aklın faaliyeti için çok çeşitli metaforlar kullanıldı, ben genç kızken telefonlaşmaya benzetilirdi örneğin. Daha sonra (bilgisayarı beyin kurmuş olsa da) beyni bir bilgisayar diye tanımlamak moda oldu. Daha sonra da algılarımızın başımızın içindeki bir minyatür insan tarafından gözlenip gözlenmediği şeklindeki bütün o felsefi sorunlar çıktı ortaya. Bunu hiçbir zaman anlayamadım, çünkü bir minyatür insanın ne olduğu ya da ne yapıyor olabileceği hakkında fikrim yoktu. Ama son birkaç yıldır beynin aklı nasıl bir arada tuttuğuna ilişkin hem tamamen fiziksel hem de felsefi açıdan teorik de olan tasvirlerle karşılaşıyorum. Jean-Pierre Changeux’nun eserlerinde var bu. O aksonlar, dendritler, algılar, hafıza, kavramlar ve beyin dışındaki dünya arasındaki ilişkileri anlatırken, her zaman varlığını hissettiğim ama tanımlayamadığım bir tasviri okuyor olduğumu düşünüyorum. Hem biyolojik hem de kimyasal bir “gramer”le ya da cebirle, (nöronlar tarafından) algıladığımız şeylerin (hâlâ duyusal bir girdisi olan) “imgeler” ve güçlendirilmiş ve sağlamlaştırılmış nöron toplamları tarafından yapılan “kavramlar” oluşturmak üzere nasıl tutulduğu ve birleştirildiğiyle ilgileniyor, ki bunlar hem duyusal girdinin “budamasıyla” (élagage) hem de zihinsel nesnelerin birbiriyle bağlantılı olma şeklinden kaynaklanan bileşimlerle ilişkili.

Bir roman üzerinde çalışırken, onu renkli bağlantı birimlerinden biri gibi; hem salyangozlar, karıncalar misali gerçekçi hem üçgenler, huniler gibi soyut, üç boyutlu, hayaletimsi bir nesne olarak düşlerim. Aynı zamanda bütün kitapta ve bölümlerindeki dilin ritmine ilişkin de bir imge olur kafamda, hayali karakterlerim ve onların hayali eylemleri bulunur. Akıl nasıl oluyor da bir karakteri perişan, halinden memnun, korkmuş, aç gibi kelimelerle düşlemekten insanı bir bütün olarak tasavvur etmeye geçiyor? Sanırım sadece kavramsal zihinle değil de bütün vücudumla çalışıyorum. Karakterlerimin parmaklarını, nefesimle nefeslerini hissediyorum. Antonio Dmasio’nun bütün sinir sistemini, hissetmek ve düşünmek için bir araç olarak sunan fikirleriyle çok ilgilenmem de bu yüzden. Bu nedenlerden dolayı ayna nöronlarını keşfetmesi içimdeki yazarı büyülemiş olan Giacomo Rizzolatti ile konuşmayı dört gözle bekliyorum.

Türkçesi: Başak Bingöl