Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 33, Ekim 2008)

Alberto Manguel’in, kütüphanelerin tarihini kendi okurluk serüveniyle birlikte anlattığı Geceleyin Kütüphane (The Library At Night) yayımlandı. Manguel, İskenderiye Kütüphanesi’nden Aby Warburg’un kütüphanesine, Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nden sanal kütüphane Google’a kadar insanoğlunun kitap ve bilgi biriktirme serüveninin izini sürüyor. Yazarla kitabın Türkçesinin yayımlanmaya hazırlandığı günlerde kütüphaneleri ve Türk edebiyatı hakkında düşündüklerini konuştuk.

Kitabınızdaki her bir bölüm, “Mit Olarak Kütüphane”, “Uzam Olarak Kütüphane”, “Ada Olarak Kütüphane” gibi adlar taşıyor. Kütüphaneyi her bölümde farklı bir şekilde tanımlıyorsunuz: ev, hayal, güç vs. olarak. Bu tanımları bir taneye indirmenizi istesem, kütüphaneyi tek sözcükle nasıl tanımlardınız?

Kütüphaneyi bir sözcükle tanımlamam gerekseydi “bellek” sözcüğünü seçerdim. Çünkü kütüphaneler toplumsal ve kişisel tecrübelerimizin bulunduğu hazinelerdir. Her kütüphane unutuşa karşı bir anıttır.

Bir kütüphanenin değerini hangisi belirliyor sizce; o kütüphanede yer alan kitapların niteliği mi, sayısı mı? Yoksa bir kütüphaneye değer kazandıran şey, nadir bulunan yapıtlara sahip olması mıdır?

Bir kütüphanenin değeri, tıpkı güzelliği gibi, okurun ona nasıl baktığıyla ilgilidir.

Kitapta, “her kütüphane, okurunun dünyasını yansıtır” diyorsunuz. Kütüphanesine bakarak bir insanı tanımak mümkün mü?

Aslında bir insanı kütüphanesine bakarak tanıyabilirsiniz. Bir zamanlar, kimliği olmayan bir okurun biyografisini yazmayı düşünmüştüm, o okurun kütüphanesindeki kitaplara bakarak kurgulayacaktım biyografiyi. Hangi kitabı seçtiğimiz ya da seçmediğimiz, kitapları ne şekilde okuduğumuz, nasıl sıraya dizdiğimiz, nasıl kullandığımız, sayfalarda ne tür izler bıraktığımız – sanırım bu ipuçlarından yola çıkarak bir okurun portresini çizebilirim.

Siz de cenneti, Borges gibi, bir kütüphane olarak mı hayal ediyorsunuz?

Ölümden sonra hayat olduğuna inanmıyorum. Şimdi ve burada, kütüphane yeterli bir cennet.

Dünyanın en seçkin kütüphanelerini gezip gördünüz. Sizi en çok hangisi etkiledi?

Beni en çok etkileyen kütüphane Aby Warburg’un Hamburg’daki yeniden inşa edilen kütüphanesiydi. Yapay bölümlemeler ve tematik sınırlar olmasın diye, kütüphane oval biçimdeydi, köşeleri yoktu. Warburg’un kendisi tarafından gelişigüzel biçimde organize edilmiş ve bölümler her gün değişiyor. Sahibinin zihninde hayal ettiği bir kütüphane.

“Geleceğin kâğıtsız toplumu” diyerek teknolojinin kütüphaneler üzerindeki tehditlerini imâ ediyorsunuz. Gelecekten endişeli misiniz?

Birer nesne olarak kütüphanelerin ya da kitapların tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Bana kalırsa “zekâ”mız tehdit altında. Teknoloji çağında, bizi aptala dönüştürmeye doğru giden bir yönelimin ortasında olduğumuzu düşünüyorum. Böylece ekonomik ve entelektüel süprüntülerin daha iyi birer tüketicisi haline geleceğiz. Bu, ister fast food olsun, ister eğlencelik edebiyat, isterse dinî riyakârlık…

Kitabınızda da tartıştığınız bir konu: Bir kütüphaneyi tamamlamak “imkânsızdır”. O zaman, kütüphanemizin raflarına durmadan kitap taşımamız umutsuzca bir çaba mı?

Kütüphane, tanımı gereği eksik olduğundan bir kütüphaneyi tamamlamak gerçekten imkânsızdır. “Tamamlanmış” kütüphane, ölü kütüphanedir.

Kitabın sonunda bir Türk yazara, Enis Batur’a teşekkür var. Çağdaş Türk edebiyatı hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Çağdaş Türk edebiyatından Nâzım Hikmet’in şiirini iyi biliyorum; onun, aynı zamanda Neruda ve Ezra Pound’un şiirleriyle büyüdüm. Onlar gençlik çağlarımın hayallerini beslediler. Eski anlatılardan hoşlanan bir öğretmenim, beni Dede Korkut’un Kitabı’yla tanıştırmıştı, ki şimdi o kitaptan sadece Uruz’un tutsak ediliş hikayesini ve kahramanların birbirlerine hitap ederken kullandıkları “Kara dağımın zirvesi” ya da “Kara nehrimin seli” gibi garip söyleyişleri hatırlıyorum. Daha sonra Yaşar Kemal’i ve Orhan Kemal’i okudum (o zamanlar ilkini ikincisinden daha çok severdim ama şimdi, yaşlılığımda Orhan Kemal’i Yaşar Kemal’e yeğliyorum.) Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eserlerini (sanırım Yaban’dı) ve Sabahattin Ali’nin son derece gerçekçi hikâyelerini de okuduk. Sanırım bu hikâyeler İspanyolcaya çevrilmişti. Kendi geniş okumalarımın izlerini onunkinde bulduğum Enis Batur dışında elbette yıllar sonra okumaya başladığım Orhan Pamuk var. Son dönemde birkaç kadın yazar keşfettim: Aslı Erdoğan’ın bir Brezilya hikâyesi anlattığı Kırmızı Pelerinli Kent beni eğlendirdi. Latife Tekin’in de esrarengiz, büyülü Sevgili Arsız Ölüm adlı eserinden oldukça hoşlandım.

Hayali Yerler Sözlüğü’nden Okumanın Tarihi’ne kadar pek çok kitabınız Türk okuyucusundan da epey ilgi gördü. Masanızda hangi yeni çalışmalar var?

Bu yıl, kim olduğumuzla anlattığımız hikâyeler arasındaki ilişki üzerine Kelimelerin Şehri (The City of Words) adlı bir kitap yayımladım. Bir de Homeros üzerine İlyada ve Odyssey: Bir Biyografi (The Iliad and The Odyssey: A Biography) adlı kitabım çıktı. Bütün Erkekler Yalancıdır (All Men Are Liars) adlı, ana dilim İngilizce yerine İspanyolca yazdığım bir romanı da yeni bitirdim.