Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 85, Şubat 2013)

Enis Batur geçtiğimiz ay üç kitapla selamladı okuru. Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak ve Merak Cemiyeti Tutanakları 2009-2011 arası kaleme alınmış “içbükey”lerden oluşuyor. Rakım Sıfır ise okuru, geniş bir yazı coğrafyasında yolculuğa çağıran bir denemeler toplamı. Batur’un metinlerinde yine kışkırtıcı düşünce uçları, has edebiyata bolca övgü, günümüz yayın dünyasına hayıflanmalar ve yazı tutkusunun izdüşümleri var. Meraklısı için ilginç anekdotlar da… Mesela, 1970’te aldığı TDK deneme ödülü için, “Hilmi Yavuz’un hakkıydı” diyebiliyor Batur. Edebiyatımızın üretken kalemiyle son kitaplarını konuştuk.

Yeni yayımlanan üç kitabınız bir arada düşünüldüğünde, zaman zaman öne çıkan ortak temanın “edebiyat adamının (sizin deyişinizle ‘yazın erininin’) giderek yalnızlaşması” olduğu söylenebilir mi?

Bir genellemeye gidemem, sanıyorum belli bir yaştan sonra ağırlığını duyurmaya başlıyor bu durum: Kimseyi, özellikle de yakın çevrenizdeki insanları yormamak için, yorarım endişesiyle kabuğunuza çekiliyor, kendi sesinizle başbaşa, sessiz, yola devam ediyorsunuz. Gene de büsbütün bir ıssızlık koşulu sözkonusu değil burada, bir yandan da yalnızlıklarımızı tokuşturuyoruz en yakınlarımızla.

Has edebiyatın daralan coğrafyası, şiirin iyice Edebiyat’ın dışına itilmesi metinlerinizde can yakan konulardan. Nitelikli edebiyatın peşinde olanlar, yakın gelecekte küçük bir kabile mi olacak gerçekten?

Çoktan gerçekleşti bu kabile oluşumu. Bizi kuşatan çember bir yandan daralıyor, ülke çapında; bir yandan da gelişiyor, dünya çapında. İletişim ağı büyüdü, yerkürenin her köşesinde benzerlerimizin yaşadığını görebiliyoruz artık. Paylaşım ölçeği değişiyor. Sınır kavramı değişiyor. Nitelik, derinlik, sahicilik arayışı içinde olanların birbirilerine, yapıp ettiklerine ulaşmaları olanaksız değil, karamsar sayılmam bu konuda.

Richard Millet’den ödünç alarak kullandığınız “edebiyat-sonrası dönem” kavramından ne anlamalıyız?

“Edebiyat-sonrası” derken, Pazar’ın beslediği ve kullandığı sözümona postmodern şarlatanlıklara işaret ediyor yazar. “Merkez”i kaplıyor bunlar, ötekilere “kenar”lar kalıyor. Bir tür kültürel veba işin içinde, korunmak kolay olmuyor, olmayacak, özellikle bu dönemin içinde doğmuş gençler için. Sık sık “hayır” diyebilmek, çağrıların cazibesine yenilmemek bence doğrusu. Bu da sıkıntıları göze almak anlamına geliyor.

Siyasal bakımdan umutsuz bir tablo çiziyorsunuz metinlerinizde. Edebiyat dünyasındaki yarılma (Türkiye’de çıkan ama hiçbir kesişme noktası olmayan iki edebiyat dergisi örneği veriyorsunuz) bu siyasal tablonun sonucu mu?

Tiranlığın egemen olduğu bir çağdayız. Siyaset bağlamında umutlu olmak için hedef-ütopyaların var olması gerekir, demode sayılıyor şimdi bunlar, varsa yoksa pragmatizmin erdemleri! Ne denir, bu da geçer ya hû, ütopyalar tazelenecektir ileride. Öte yandan, her ülkede “taraf”lar vardır, başka türlüsü düşünülemez, umutlanmak için husumetin yerini söyleşme isteğinin alması şart. Biz ters mehter üslûbuyla ilerliyoruz nicedir: Bir adım ileri, iki adım geri.

“İçbükeyler”de sıkça “Kitap Evi” projenizden bahsediyorsunuz. Okurda merak uyandıran, 2003’te yazmaya başladığınız “Kitap Evi”ni anlatır mısınız?

Miras bırakılmış, sahibinin kimliği saklı tutulmuş, zengince bir kütüphanenin öyküsünü yazıyorum on yıldır, çok ağır ilerleyen bir kitap. Bir “insan”, yalnızca kütüphanesinden başlayarak okunabilir, tanınabilir mi? Seçimler, sıralama mantığı, kitapların alınış tarihleri, içe düşülmüş notlar: Bütün bunlardan bir tür yaşamöyküsü kotarılabilir mi? Ömrü kitapların dünyasında tutsak geçenlere bir övgü.

Yine “içbükeyler”de 60 yaş sıkça döndüğünüz konulardan. 2009-2011 arası yazdığınız metinlerden, 60 yaş eşiğini bir dönüm noktası olarak gördüğünüz anlaşılıyor. Bugünden bakınca, o eşiği geçtikten sonra nasıl değerlendiriyorsunuz 60 yaşı?

O yuvarlak yaş dönemeci hem bir iç hesaplaşmaya sürükledi beni, hem de “hastalık dönencesi” gerçeğine. Küçük ama ağır bir kitapla çıktım oradan: “Hepsi”, bu yıl içinde Norgunk’tan çıkacak. 60 yaş az buz değil Can Bahadır: En iyi niyetle ömrünüzün son çeyreğine girmiş oluyorsunuz, daha ne olsun! Oysa, benim, yazı masamda sağlıklı geçecek uzun bir zaman dilimine ihtiyacım var.

Kitap Zamanı’nın bu ayki kapak dosyası Marquez-Llosa üzerine yayımlanan bir kitaptan yola çıkarak edebi dostluklar üzerine. Siz de Robbe-Grillet ile Barthes’ın dostluğu bağlamında değiniyorsunuz bu konuya. Nedir sizce yazınsal dostluk? Edebiyat tarihinde sizde en çok iz bırakmış dostluk hangisi?

Dünya edebiyatındaki bence en sıkı metin Montaigne’inkidir, dostluğun neredeyse aşka teğet hali. Yazı uğraşı, düşmanlıklara bayılanları bilemem, bana bir dizi dostluk getirdi. Birkaç sırttan darbe yaşadım herkes gibi, yaralandığım oldu, tuz bastım. Çoğu kalıcı oldu yazı dostluklarımın. Benden önceki kuşaklardan öğrendiklerime yaşıtlarımdan süzülenler eklendi, şimdi genç meslektaşlarımla pekişiyor bu ilişkilerin getirileri. Ama, hep söylüyorum, çıkar ağırlıklı dayanışma odaklaşmalarını bu kapsama sokmuyorum.

Yılın bir bölümünü Paris’te geçirdiğiniz biliniyor. Hangi mevsimde nerede olacağınızı çok önceden planlayarak mı çıkıyorsunuz yurtdışına yoksa daha çok soluklanmak için mi bu seyahatler? Bir yılı nasıl geçiyor Enis Batur’un?

Beş yıldır, yaklaşık yarı yarıya düzen içinde, burada ve orada yaşıyor, yazıyorum. Belirgin bir takvim bölüşümü sözkonusu değil. Uzaklaşmak bir gereksinme, mesafe bana hep kazanımlar sağladı. Türkiye’nin ortamı bunaltıcı bir yoğunluk içinde, insanı örseliyor hayatın bütün cepheleri. Yurtdışındayken bir ölçüde soyutlanıyorum bağlamdan, asal sorunlara yaklaşmayı kolaylaştırıyor bu. Bir de Fransa’nın tam yabancısı değilim artık, on iki kitabım yayımlandı, üç tanesi daha yolda, sık sık dergilere katkıda bulunuyorum, konferanslar veriyorum.

Hiç temelli yerleşmeyi düşündünüz mü Paris’e?

Hayır, hiç düşünmedim. Koşullarım elverse, büyük şehir yaşamından uzak dururdum. Türkiye’de de!

Günlük, gözde yazın türlerinizden. Yayımlayacak mısınız günlüklerinizi? “İçbükeyler”den farkı ne olacak?

Günlüklerimi bir gün yayımlamayı düşünür müyüm, gerçekten bilemiyorum. O yönde bir karar verecek olursam, üç bin sayfayı aşmış bir kütle üzerinde çalışmam, son derece kapsamlı bir ayıklama işleminden geçirmem gerekir yazdıklarımı. Böyle bir çalışmaya girişmeden Azrail omzuma dokunursa Fatma Tülin’den hepsini yok etmesini rica ettim. Yapacaktır, çünkü Max Brod’vari davranışlara bütünüyle karşı çıkan biri.

Orhan Pamuk’a ilişkin, haksız olmayan gözlemlerinizden şöyle bir sonuç da çıkıyor galiba: Günümüz yazarının başarı için “siyaseten doğrucu” olması şart… Ne dersiniz?

“Başarı” kavramını eldivenle tutmalıyız derim önce. Tek gerçek başarı “iç” başarıdır, onu da kişi kendi bilirse bilir. Kimsenin alkışının beklenmeyeceği bir ölçü. “Siyaseten doğruculuk” da tehlikeli, çünkü değişken şey. Galiba, en iyisi, yaranma çabasına hiç girmemek, kasaba minnet etmemek.

“İçbükeyler”deki, aslında soru cümlesi olmayan şu cümle şaşırtıcı: “Tanrı varsa, bana ne?” Bir insanın, hele “merak cemiyeti”nin bir üyesinin böyle demesi inandırıcı gelmiyor bana…

O cümleyi kuran, Auschwitz ölüm kampından nasılsa sağ çıkmış biri. Cümle kurulmuşsa, önüme gelmişse, bütün yapabileceğim üstünde kafa yormaktır, yargılamak değil. Yeni kitaplarımdan birinde başka bir cümle yer alıyor: Tanrı, evreni yaratmadan önce neredeydi? Bir yanıtınız var mı? Yok ise, sırtınızı mı dönersiniz, yüzünüzü mü, soruya?

Bir arkadaşım sizden esinle, kitapların ilk cümlelerini bir araya getiren “İncipit Enstitüsü” adlı bir internet sitesi kurdu. Haberiniz oldu mu bundan? Kıvılcımını yaktığınız bir fikrin hayata geçmesi ne hissettiriyor size?

Haberim yoktu, çok mutlu oldum. Yazdıklarımızın biz bilmeden tohum işlevi görmesi, bütün bütüne beyhude bir uğraşımız olmadığını göstermesi bakımından önemli. Bir defa daha, şişedeki mektup hikâyesi, gidip karşı kıyıya vurmuş, doğru el uzanıp çekmiş onu sudan.