Söyleşi | Kitap Zamanı 41, Haziran 2009

Türk romanının seçkin isimlerinden İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri, Amat ve son olarak Suskunlar adlı eserleriyle tutkulu bir okur kitlesi oluşturdu ama edebiyatseverler bugüne dek onun ne gazetelerde boy boy resimlerini gördüler ne de söyleşilerini okuma imkânı buldular. Kendisine verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü almak için İstanbul’a gelen yazar, bu törende kendisini merak eden edebiyat dünyası ile de buluşmuştu. Ödül töreninin ardından da Bilgi Üniversitesi Anar için geniş katılımlı bir sempozyum düzenledi. Gözlerden uzak gönüllere yakın durmayı seven romancı, bu sempozyuma katılmadı ama katılanlar, önemli isimlerin ağzından onu ve yazı dünyasını keşfetme imkânı buldu. Biz de Anar’dan zor da olsa bir söyleşi sözü aldık. Kendi sorularımızın yanı sıra sempozyumda Anar hakkında önemli tespitleri ortaya koyan yazar ve akademisyenlerden de sorular istedik. İhsan Oktay Anar bu sorulara kısa cevaplar verdi.

Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve santralistanbul’daki İhsan Oktay Anar Sempozyumu… Bunların İhsan Oktay Anar’ın perdesini araladığını, büyüsünü bozduğunu düşünüyor musunuz? Zira edebiyat dünyasında, “Anar keşke o ödülü almasaydı” diyenler olmadı değil…

Erdal Öz’e olan saygımdan böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremezdim.

Siz büyülü gerçekliği ustalıkla kullanan bir yazarsınız. Bu, öğrenilmiş bir şey mi? Bunda büyülü gerçekçiliğin babası Marquez’in tesiri ne kadar? Bu bağlamda Batı edebiyatındaki ustalarınız kimler?

Batı edebiyatındaki ustalarım Homeros’la başlar, Cervantes’le sürer, günümüze kadar gelir.

Peki, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nin yazı yolculuğunuzdaki yeri nedir?

Konuşulan Türkçenin birçok örneğinin yazılı Türkçeden daha güzel olduğunu gördüm. Evliya Çelebi de bunlardan biri.

E dergisindeki bir söyleşinizde “Asıl kimliğim yazarlık değil” demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Bir insanın asıl kimliği İnsanlıktır.

Romanlarınızda, başka bir dile çevrilince büyüsünü kaybedebilecek arkaik bir dil var. Eserlerinizin Batı dillerine çevrilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Zaten çevriliyorlar.

Siz dersiniz ki, “Ben bir bağa üzüm ekerim, hasat zamanı toplarım. Onun suyunu yatırır ve şaraba bırakırım. Şarabın tadı böyledir demek de doğru değildir. O yüzden ben de kitaplarımı konuşmam”…

Böyle bir şey demedim. Ama bir şey yapmak için sıfırdan başlamak gerekebileceğini söylemek için böyle bir örnek vermiştim. Şarapçı sıfırdan başlar. Ama yine de insanlar hazır içkilerden kokteyl yapmayı tercih edebilirler, buna bir şey diyemem, seçim meselesi.

Her kitabınızda karakter olarak gözüküyorsunuz. Bunun ardındaki sır ne?

Son iki romanımda gözükmedim.

Çok az konuşuyorsunuz ve mutsuz insanlar konuşur diyorsunuz. Kendinize mutlu bir insan diyebilir misiniz?

Evet, zaman zaman mutlu bir insanım.

Başta Amat olmak üzere kitaplarınızın tümünde adeta bir ‘bilinmeyen kelimeler senfonisi’ yükseliyor. Ancak metnin kendi kontekstinde bu kelimeler hiç de sırıtmıyor. Sizce bu durum, anlatımın akışkanlığından mı kaynaklanıyor?

Bunu bilemem. Sadece kendimi ifade ederken böyle bir dil bana daha uygun geliyor.

İstanbul’u çok az görüp de, bu kadar iyi anlatabilmenin sırrı yalnızca tahayyül gücü müdür? Eski İstanbul’u anlatan kitaplara merakınızın derecesi nedir?

Anlattığım İstanbul 17. yüzyılın İstanbul’u. Ben dahil şimdi yaşayan hiçbir kimse o İstanbul’u görmedi.

Sizin için yapılan “Felsefeciliği, edebiyatçılığı kadar iyi değil.” yorumları için ne diyorsunuz?

Eğer iyi bir edebiyatçıysam, bu belki de felsefeciliğimden ileri geliyor.

Öğrencilerinize öğütlediğiniz en önemli şeylerden biri sözlük okumaları. Neden bu kadar üzerinde duruyorsunuz bu konunun?

Sözlüğü kitap gibi okumalarını söylemiyorum elbette. Sık sık sözlüğe başvurmalarını söylüyorum.

Tamu adında yayımlanmamış bir ilk romanınız var. Hakiki okurlarınızın merakla beklediği bu kitabı yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Tamu ilk romanımdı. Onu artık iyi bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bu yüzden yayımlamayı düşünmüyorum.

***

HANDAN İNCİ’nin sorusu

Bilgi Üniversitesi’nde yapılan sempozyumda Anar’ın romanlarında kadınlara yer verilmediği söylendi ve onun için ‘kadınsız romancı’ ifadesi kullanıldı. Gerçekten de Anar’ın romanlarında başlı başına ‘hikâyesi olan’ kadınlara rastlamayız. Beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?

Pek çok romanda pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama ‘zebra’ da, ‘bengal kaplanı’ da, ‘guguklu saat’ de yok.

ELİF ŞAFAK’ın sorusu

Merak ediyorum, hayal dünyanızda bulduğunuz ve kurduğunuz karakterleri ve hadiseleri, şu yaşadığımız dünyanın hallerinden daha fazla sevdiğiniz oluyor mu? Bir dünyadan bir dünyaya geçişi nasıl sağlıyorsunuz? “Orada” kalmayı istediğiniz, “gerçek” dünyaya dönmekte zorlandığınız oluyor mu?

Zaman zaman böyle düşündüğüm oluyor ama çoğu zaman kafamın içindeki dünyayla kafamın dışındaki dünya arasında bir fark bulamıyorum.

GÜRSEL KORAT’ın sorusu

Mekânın ve coğrafyanın yazarın anlatma arzusuna etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Mekânın tarihselliği yazıya ne katar? Tersi de tartışılmalı: Yazı, mekânın tarihselliğine bir katkıda bulunur mu? Kısacası coğrafyası ve mekânı belli olan, üstelik bunda ısrar eden bir romancı olmak nasıl yorumlanmalıdır?

Bu yazarın kim, nasıl bir yazar olduğuna bağlı. İkinci sorunuz için evrensel bir formül veremem. Son sorunuza, günümüz İstanbul’unu anlatan ve anlatmakta ısrar eden değerli romancılarımızı örnek göstererek cevap verebilirim.