Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 77, Haziran 2012)

Klasik anlamdaki oryantalistlerin son temsilcilerinden Bernard Lewis, ömrü bir asra yaklaşmasına rağmen hâlâ eser vermeye devam ediyor. Notes on a Century: Reflections of a Middle East Historian adlı yeni kitabında anılarını kaleme alan tarihçi, geçen yüzyıla kuşbakışı bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Kitapta samimi itiraflar, ilginç ayrıntılar, öfkeli cevaplar ve bilgece tavsiyeler var. İsrail lobisinin destekçisi olarak anılan ve Müslüman toplumlara karşı zaman zaman nesnellikten uzak kaldığı için eleştirilen Lewis ile uzun konuşamasak da ünlü tarihçi sağlığı elverdiğince sorularımızı cevapladı.

Bernard Lewis 96 yaşında. Ortadoğu coğrafyası üzerine çalışmalarını neredeyse 80 yıldır sürdürüyor. Belki de son büyük oryantalist, İlber Ortaylı’nın deyişiyle “büyük bir âlim”. Bernard Lewis adını sadece ‘Ortadoğucu’lar arasında saygın bir isim olmaktan çıkarıp popüler yapan iki önemli olay var. Birincisi, Edward Said’in 1979 yılında yayımlanan Oryantalizm adlı kitabında, hedef tahtasına Lewis’i oturtmasıydı. İkinci olaysa 11 Eylül’dü, ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra Profesör Lewis bir anda ABD’nin en çok satan yazarlarından biri oldu. Lewis, Notes On A Century: Reflections of a Middle East Historian adlı yeni kitabında uzun ömrünün kısa bir dökümünü çıkarıyor. Çocukluğunu, 1950’de açılan Osmanlı arşivlerindeki çalışmalarını, Ortadoğu’yu, Beyaz Saray’ı, üniversite anılarını anlatıyor. Hep konuşulan, İngiliz istihbaratı için yerine getirdiği görevleri ya da Edward Said’e öfkesini hiç saklamıyor. Elbette (Saidci anlamda) oryantalist bir ton ve Müslümanları ötekileştiren yaklaşım da satır aralarında sezilmiyor değil. Kitaptan alınacak ders ise şu: Düşüncelerine katılalım katılmayalım, Bernard Lewis’i okumak, 20. yüzyılı anlamanın zorunlu duraklarından biri. Profesör Lewis şimdilerde baston kullanıyor, kulakları ağır işitiyor ve bazı şeyleri hatırlamakta zorlanıyor. Sorularımızı kendisine, kitabını beraber kaleme aldığı Buntzie Ellis Churchill aracılığıyla yönelttik.

 

Kitabın kapağında veya içinde “otobiyografi” ifadesi geçmiyor. Kuşkusuz, “Bernard Lewis’in otobiyografisi” gibi bir ifadeyle sunulması kitabı okurlar için çok daha çekici kılardı. Neden “otobiyografi” yerine “yüzyıldan notlar” demeyi tercih ettiniz, aradaki fark ne?

Bu bir otobiyografi değil, benim hayatımın dökümü. Tecrübelerimin, hatırlayışlarımın ve düşüncelerimin kronolojik şekilde sıralanmış anlatımı. Kesinlikle tamamlanmış değil ve kişisel yaşamımın sadece çok sınırlı bir bölümünü kapsıyor. Aynı zamanda, hepsi değilse de bazıları hâlâ güncel olan çeşitli konular hakkında görüşlerimi ve kısa tartışmaları içeriyor.

Yaklaşık 80 yıldır Ortadoğu üzerine çalıştıktan sonra hâlâ hayranlık uyandıracak kadar üretkensiniz. Upuzun kariyerinize dönüp baktığınızda sizi en çok tatmin eden şey nedir?

Başka kültürleri, başka medeniyetleri, başka zamanları, başka yerleri, başka insanları anlamayı, takdir etmeyi öğrenmek fakat kim, ne ve nerede olduğum konusunda kendimle barışık kalmak.

Kitabı okuyanlar şiire ve şiir çevirisine olan dikkate değer ilginizi de öğrenecek. Ayrıca kitabın ek bölümünde şiirlerinizden birini okuma şansı buluyoruz. Önde gelen iki Türk tarihçisinin (Halil İnalcık ve Kemal Karpat) söyleşilerinden şunu hatırlıyorum: Şair veya romancı olmayı, tarih üzerine çalışmaya tercih edeceklerini, edebiyatta başarılı olabilseler tarihçiliği seçmeyeceklerini söylüyorlardı. Bu sizin için de geçerli mi?

Benim ilk amacım yazar olmaktı. Tarih çalışmalarım bana hakkında yazılacak malzeme verdi. Şiir duygularla ilgilidir. Roman, hayali karakterler ve olaylarla… Tarih ise gerçek kişileri ve gerçek olayları konu alır; tarihçiler bunları tarif eder ve tartışır.

Paris’teyken Türkçeyi Adnan Adıvar’dan öğrendiğinizi okuyanlar şaşıracaktır. Halide Edip’le de tanışmış mıydınız o yıllarda?

Halide’yle tanıştım ama sadece kalabalık toplantılarda ve kısaca. Son derece etkileyici bir insandı. Adnan Bey kendini işine adamış ve etkili bir öğretmendi, hayatımı biçimlendiren, iz bırakan insanlardan biriydi. Beni Türk edebiyatının genişliğiyle ve derinliğiyle tanıştırdı. Bunun için ona daima minnettarım.

Yine kitaptan öğreniyoruz: Turgut Özal genç bir parlamenterken sizi Princeton’da ziyaret etmiş. Bu ziyaretten ve dostluğunuzdan bahseder misiniz?

Turgut Özal’la ünlü bir politikacı olmadan çok önce tanışmıştım. Birbirimizi seviyor ve iyi anlaşıyorduk. Bütün seçkin konuklar için Amerika Birleşik Devletleri’nde iki durak zorunludur: Washington ve New York. Princeton ikisinin arasında yer alır. Geldiğinde onu Princeton’a uğraması için ikna ettim. Bölümdeki hocalarla ve öğrencilerle tanıştı; onların Özal hakkında izlenimleri de çok olumluydu.

Batı dünyasında Ortadoğu çalışmalarının bugünkü durumuna değinirken, Edward Said’in olağanüstü etkisinden ve onun takipçilerinin neredeyse her şeyi kontrol ettiğinden söz ediyorsunuz. Sınırlı gözlemlerime dayanarak, Ortadoğu ve Yakındoğu bölümlerinde saygın ve itibarlı bir isim olarak anıldığınızı söyleyebilirim. Hatta bölgeden gelen akademisyenlerin gözünde de öylesiniz. Biraz haksızlık etmiyor musunuz kendinize?

Saidci görüş, hepsinde olmasa da Ortadoğu çalışmaları bölümlerinin çoğunda zorunlu bir Ortodoks anlayıştır. Neyse ki, bu anlayışa muhalefet artık büyüyor ve yayılıyor. Gerçekler ve mantık, sonunda üstün gelecek –akademik dünyada bile-.

Kitapta en çok dikkatimi çeken, özgün mizah duygunuz oldu. Mizah duygusu gerçek entelektüelin vazgeçilmez bir özelliğidir, görüşüne katılır mısınız?

Mizahın bazı biçimleri medeniyetlerin temel kısımlarındandır. Şaka bazen eleştirinin ve muhalefetin tek biçimidir, otoriter toplumlarda bunları ifade etme aracıdır; yani dünyanın büyük bir kısmında ve tarihin büyük bölümünde. Çok uzun zaman öncesinin ya da çok uzak bir kültürün bir şakasına gülmek öğreticidir. Temalar sıklıkla aynıdır fakat bazen farklılaşır. Mesela, kayınvalide şakaları hem doğu hem batı kültürlerinde vardır; ama birinde konu bir adamın karısının annesinden çektikleridir, diğerinde ise bir kadının kocasının annesinden çektikleri…

Paris’te Ermeni meselesi hakkındaki sözlerinizden dolayı yargılanmıştınız, bu “absürtlüğe” kitapta başlı başına bir bölüm ayırmanız, bunun hayatınızdaki önemli süreçlerden biri olduğu anlamına geliyor sanırım. Bildiğiniz gibi, yakın zamanda bu konuda bir yasa Fransız anayasa mahkemesinden döndü.

Fransız vatandaşı ya da orada ikamet eden biri değilim, o absürt muamelelerden beri oraya hiç gitmedim ve gitmeyeceğim. Bu problemler sonuçta benimle ilgili değil ama kendine saygısı olan herhangi bir Fransız’ı ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yargılamalar acı verici bir tecrübeydi ama hayatımın en önemli süreçlerinden biri değildi. Tarihsel sorunlar yargı yoluyla çözülmez. Bunu yapmaya kalkışmak hem absürt hem tehlikelidir.

Kitapta Suriyeli düşünür Sadık el Azm’ın, Avrupa’nın geleceği hakkındaki şu görüşünü alıntılamışsınız: “Müslümanlaşmış bir Avrupa mı olacak, Avrupalılaşmış bir İslam mı? Bütün mesele bu.” Sizce bu sorunun cevaplanmasına çok az kaldı. Öngörünüz?

Ben tarihçiyim, peygamber veya peygamber soyundan biri değilim. Geçmişle ilgilenmeyi tercih ediyorum, gelecekle değil.

2002’deki Türkiye’den bahsederken “katı bir şekilde sekülerdi” diyorsunuz. Bugün ülkenin 2002’dekinden farklı olduğunu düşündüren nedir size? 

Dediğim gibi, ben tarihçiyim. Geçmişle ilgileniyorum, gelecekle değil. Nereye doğru gittiklerine ve rotalarının ne olduğuna Türkler kendileri karar vermeli.