Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 86, Mart 2013)

Selim İleri, yeni romanı Mel’un – Bir Us Yarılması’nda, edebiyatımızın unutulmazları arasına girecek kahramanı Sayru Usman’ın gözünden ülkemizin can yakıcı meselelerini tartışıyor. Doğu-Batı arasında kalmışlık teması çevresinde şekillenen roman, Abdülhak Hâmid’den Mehmet Akif’e Türk edebiyatının pek çok usta kalemini romana dâhil ederken, tarihyazımına ironik yaklaşımı ve dil devrimi eleştirileriyle de dikkati çekiyor. Selim İleri, romanını ve kahramanı Sayru Usman’ı anlattı.

Kitabın kapağındaki isimler yan yana (Sarah Bernhardt, Charles Dickens, Cahide Sonku, Abdülhak Hâmid) ilk bakışta okura şaşırtıcı gelecektir. Sizin öneriniz miydi bu kapak? Okur sizce kapaktan ne anlamalı?

Sevgili Can Bahadır, kapak bütünüyle değerli Utku Lomlu’nun emeğidir. Mel’un’u yayınevine teslim ettikten sonra, Utku’ya kapakta bir parçalanmışlığın yansımasını rica etmiştim. Sonunda Sarah’sıyla, Ulu Şair’iyle, yıldızlı gökyüzü ve Topkapı Sarayı silüetiyle bu çalışma ortaya çıktı. Her bir romanda bir öğe. Hele, Ulu Şair Hâmid’in Sarah Bernhardt için şiir yazdığı da hatırlanırsa.

Bir konuşmamızda artık hacimli romanlar yazmaya gücünüz kalmadığını söylemiştiniz. Size Mel’un’u yazma gücü veren, romandaki konuların yakıcılığı mı, çözümsüzlüğü mü oldu?

Hem yakıcılığı, hem çözümsüzlüğü ya da bugüne kadar çözümsüz kalmış olması. 2010 Haziran’ında Mel’un’a başlarken buralara yol alacağımı kestiremiyordum, belki bir uzun öykü… Ama yıllar boyunca aklımı karıştırmış birçok mesele çıkageldi; önüne geçemiyordum. Git git Sayru Usman’ın tutsağı oldum. Şimdi ondan ayrıldım mı, kestiremiyorum. İkide birde karşıma çıkıyor, şunlar-şunlar da vardı, yazmadın diyor…

Adıyla sayrılığı, deliliği, belki Osmanlılığı hatırlatan, “u” sesinin benzeşimiyle kitabın adına da göndermede bulunan Sayru Usman, sanırım unutulmaz Selim İleri karakterlerinden biri olacak. Aynı kanıda mısınız?

Yunus Emre’ye kadar uzanıyor bu ‘sayru’: “Yunus düşte gördü seni / Sayrı mısın sağlar mısın”… Sonra ‘sayramak’, saçmalamak anlamına, eski Türkçemizde. Saptamanız için teşekkür ederim, Sayru’da “Mel’un”a da gönderme var. Usman’da da “Bir Us Yarılması”na. Dilerim, söylediğiniz gibi, okur belleğinde bir iz bırakır Sayru Usman.

Romanın birçok sayfası entelektüel tarihimizin meselelerine dair birer manifesto niteliğinde. Benzer meseleleri Bu Yalan Tango’daki anlatıcının ağzından da okumuştuk. Mel’un, hem şiire yaklaşan dili hem de tartıştığı meselelerle bir bakıma Bu Yalan Tango’nun devamı diyebilir miyiz?

Aziz dostum Ahmet Ümit de aynı kanıda. Kilometrelerce öteden ve belki birbirinizi tanımadan aynı görüşü dile getirmeniz düşündürücü. Mel’un’u yazarken Bu Yalan Tango pek gelmedi aklıma, ama bilinçaltının oyunlarına son yoktur. Öteden beri “entelektüel tarihimizin meseleleri” kafamı karıştırır. Tekrarın tekrarı mıdır bu meseleler, birbiri üstüne mi yığılmıştır, sona ermeyen bir can sıkıntısı mıdır, kestiremem. Mel’un’dan sonra da sürüp gidiyor gibime geliyor.

“Dil davamız” romanda sıkça karşımıza çıkan konulardan. Dil devriminin, daha doğrusu dilde özleştirmenin (harf devriminin değil) büsbütün hata olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa “gerekliydi ama aşırıya gidildi” diyenlerden misiniz?

Eh, dil davamız da tükenmez meselelerimizden biri. Tabiî imlâ ‘dava’mız da. Roman boyunca bazı kelimeler/sözcükler kullanım boyunca olduğu gibi farklı imlâlarla yazıldı. Romanın düzeltisi yapılmamış sananlar çıkabilir, hem ‘tiren’ hem ‘tren’, hem ‘apartıman’ hem ‘apartman’, vs. Şapkalılar şapkasızlar, uzatmalılar uzatmasızlar… Gelelim dilde özleştirmeye, galiba Refik Halid’lerin Türkçe’sine tutkunum. Ataç’a, ‘yazar’ Ataç’a hayranım ama onun görmükleri, gereltileri bugün bana irkiltici geliyor.

Sayru Usman’ın Cahide Sonku’ya tutkunluğu, Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan” şiirini hatırlattı bana; bir vehmin peşinde bir ömür… Batılılaşma maceramızın özeti mi bu?

Gerçekten “bir vehmin peşinde bir ömür”. Cahide’yi bütün bütüne Batılılaşma maceramız olarak simgelemek istemedim, “on beş milyonun sevgilisi” ama bu sevgiyi kendi hayatında duyamamış, ebedî güzellik ama o güzelliği bilerek, isteyerek yok etmiş. Cahide Sonku’nun hayatı baştan beri bana ‘yazmak için’ çok çekici geldi. Bu cazibeden hiç kurtulamadım. Önce bir ölüm sonrası yazısı, sonra bir oyun, sonra bir öykü, kimi romanlarımda yan kişi; nihayet Mel’un’da erişilmez bir hayal, sanrı, Sayru’nun aşk saplantısı…

Mahut Doğu-Batı meselemiz Mel’un’un belkemiğini oluşturuyor. Şöyle de düşünebilir miyiz: Bizi canlı tutan aslında bu arada kalmışlık, Doğu-Batı meselesinin çözümü değil, varlığı besliyor entelektüel hayatımızı?

Aziz dostum Mehmet Barlas, Mel’un’la ilintili yazısında arada kalmışların romanı diyordu. Doğu-Batı meselesinin varlığı bizi besliyorsa, zehirli bir besleniş değil mi bu?! Doğu ve Batı hayatımızdayken bir senteze gidilemez mi? Dünden bugüne, Doğu-Batı hep burgu mu? Yarın da böyle mi sürüp gidecek? Sorular bu kez benden…

Sayru Usman’ın biri Batılı biri Doğulu yaşam tarzına sahip iki annesinin olması ince bir buluş. Bu aynı zamanda meselenin bir kader oluşunu ve çözümsüzlüğünü mü ima ediyor?

Havva anne ‘alaturka’, Jülide Hanımefendi anne ‘alafranga’. Sanıyorum, iki anneli ilk roman kişisi Sayru Usman. Bende bu karmaşayı, 1970’lerin sonunda Dostlukların Son Günü’nden yola çıkarak, Füsun Akatlı saptamıştı, tek annede adeta iki ayrı insanı yazdığımı belirtmişti. Yıllarca Füsun’un tespitinin etkisi altında kaldım. Burada, belirttiğiniz gibi, hem kadere hem çözümsüzlüğe öylece dönüştü.

Romanda anlatıcının ağzından yayın dünyasına, kültürel yozlaşmaya eleştiriler Bu Yalan Tango’dakilerden daha sert. Bunu 2010’da da konuşmuştuk sizinle. Her şey daha mı kötüye gitti üç yılda?

Sayru Usman’ın gözlemi galiba öyle. Bana gelince, Mel’un’u yayımlatabildiğime göre, sesimi kesip, susup oturmam gerekiyor herhalde…

Yayın dünyasına, kültürel ortama ilişkin Sayru Usman’ın ağzından yapılan eleştirileri şöyle mi okumalıyız: Durum o kadar kanıksanmış ki, bunu söyleyene ancak deli derler?

Can Bahadır, sizin git git Sayru’ya kapıldığınızı söyleyebilir miyim? Ben de kapılmış, o ne derse dinlemiştim… Şaka bir yana, ürküntü verici bir kanıksamışlık almış başını gidiyor…

Abdülhak Hâmid Tarhan, Batılılaşma serüvenimiz bağlamında sembol bir isim ama romanda bu kadar öne çıkması şunu da akla getiriyor: Yaşarken eşi görülmemiş bir şekilde yüceltilen “şair-i âzâm”ı bir asır sonra okuyan kalmamış. Demek ki yazının, edebiyatın kalıcılığı bir yanılsama…

Hâmid hâlâ tartışma konusudur bence. Evet, artık okunmuyor. Hâmid’in Ulu Şair’liği muhakkak ki yanılsama. Ama özellikle tiyatro eserlerinde öylesine atak, cesur, cinnet dolu sahneler var ki, bana çok çekici geliyor. Bilerek bilmeyerek, bir opera duyarlığı yaşatmış Hâmid. Bütün çılgınlığıyla bir Finten operası niçin olmasın? Zoraki yerli örneklerden bence çok daha çarpıcı olabilir. Bir Makber balesi niçin olmasın?

“Her devrin, her çağın kavgaları vardır.” diyor anlatıcı. Aslında aydınımızın tarihi, sürekli isim değiştiren tek bir kavganın devamından mı ibaret?

O “tek kavga” bütün bir kibir ve birbirini yok sayış olabilir mi?

İyice popüler hale gelen tarih romanlarının Mel’un’da parodi olarak görünmesini konuşalım biraz da… Sayru Usman, tarihe öyle bir cehaletle dönülüyor ki dönülmese daha iyi, der gibi. Katılıyor musunuz?

Mel’un’un meselelerinden biri de, bence, tarihyazımı. Yaklaşık yüz elli yılın birikimi tarihler, tarihçeler sayısız çelişkiyi barındırıyor. Tarihî romanlar, tarihî televizyon dizileri, tarihî filmler bu tuhaf tarih yazımından iz sürüyor. Günümüzde birkaç tarihçimizin kişisel çabası dışta tutulursa, toptan kötüleyicilerle toptan göklere çıkarıcılar başı çekmiş. Fakat unutmamak gerekir, Sayru Usman da, galiba altıncı defterin sonunda, öylesi bir roman yazmanın hayallerini özlemle, iştihayla kuruyor…

Anlatıcının can yakan cümlelerinden şuraya da varacaktır okur: Mesele alaturkalık, alafrangalık değil; zarafetin, niteliğin, vicdanın kaybı… Bu yanlış bir gözlem olmaz sanırım?

Hayır, çok doğru; teşekkür ederim. Belki otuz yıldır, özellikle “vicdanın kaybı”, ama hepimizde vicdanın kaybı yürek yakıcı.

Bu Yalan Tango’nun anlatıcısı Ufuk Işık için “Onda benden izdüşümler çok.” demiştiniz. Aynı şey Sayru Usman için de geçerli mi?

Sayru Usman, iki buçuk yıl boyunca can yoldaşımdı. Üzüm üzüme baka baka kararır derler; ben mi ona benzedim, o mu bana, yoksa Sayru Usman ruh ikizim mi, açık seçik yanıtlayamıyorum.

Anlatıcının bir sorusunu size yönelterek bitireyim: “En koyu sofu en koyu ateistin, en koyu ateist en koyu sofunun iki mısraından, iki satırından mesut olamaz mı?”

Altmış üç yaşımdayım. Altmış üç yılın sonunda tek beklentim, tek umudum, gönülden arzum…