Söyleşi | Başak Bingöl (Kitap Zamanı 109, Şubat 2015)

Macar yazar Péter Nádas’ın imzasını taşıyan Bir Aile Romanının Sonu Gün Benderli’nin çevirisiyle dilimizde. Nádas ülkemizde Ölümle Baş Başa adlı öykü kitabıyla tanınıyor. Bir Aile Romanının Sonu Türkçeye henüz çevrilmiş olsa da aslında yazarın ilk kitabı. Péter Nádas’la büyükanne ve büyükbabası tarafından büyütülen bir kahramanın çocukluğunu anlattığı kitabını ve yazarlık serüvenini konuştuk.

Bir Aile Romanının Sonu’nda ve diğer kitaplarınızda temel konulardan olan aile, sadece anne babayı içermiyor, büyükanne ile büyükbabaya da uzanıyor. Diğer gözde temanız ise ölüm. Neden bu iki unsur değişmiyor eserlerinizde, birbiriyle ilişkisi var mı aile ile ölümün?

Mesele aslında benim sürekli aile ve ölüm konusuna dönüp dönmemem değil, bir romanın bu konular olmadan düşünülüp düşünülmeyeceği. Tabii ki düşünülemez. Öyle olması için yaşam ve ölümün birbirinden ayrılması gerekir ki bunu kimse yapamaz. Büyük bir ölüm korkusu duyan insan da bunu yapamaz. Bununla birlikte edebiyat -çok sessiz bir şekilde söylüyorum- konularla ilgilenmez, parçalarla işlemez. Daha çok, somut özellikleri ve görüşleri olan kişilerle ilgilenir. Ve konular buralardan çıkar, fakat bunlar da benim değil o kişilerin konularıdır. Kişisel özellikler Yaratıcıdan ya da genlerden gelirken, görüşler ve fikirler esas olarak çevre ve aile etkisiyle şekillenir. Görüşler ve fikirler yaşam boyunca kişiye verilmiş özelliklerle savaşır durur. Kişi ve çevresi arasındaki bu savaş olmadan roman türü neredeyse tasavvur edilemez. Bu durumda ben aileyi nasıl görmem? Aile ve ölüm arasında bu vesileyle bir ilişki yok. Yegane ilişki herkesin er ya da geç öleceği. Tabii gizli inanç dünyasında ölmeyeceğini düşünen insanlar da vardır. Bu kişiler efsanevi kanaatleri ile biraz dikkat çekerler. Bir de ölümü, üzerinde sık sık konuşulmayacak kadar çirkin sayanlar var. Aşağı yukarı her aklı başında insanın bildiği gibi, ölüm ne güzel ne de çirkin bir şeydir. Ölüm insanın sadece bir kez tecrübe edeceği basit bir hakikattir.

Büyükanne ve büyükbabaya gelince… Onların varlığı huzurlu bir toplum için önemli. Çünkü sürekli acelesi olan anne babalardan farklıdırlar. Aksine, onların bildikleri eski çağlara ve eski kuşaklara dairdir; sonu hep huzura varan… Büyükanne ve büyükbabalar torunlarına mümkün olan bütün saçmalıkları ve duyulmamış hikmetleri anlatabilir. Hikâyelerin inatçı taraflarını gösterebilirler. Böylece acele olanla arasına mesafe koyabilirler. Hikâyeler, yalanlar, efsaneler, saçmalıklar ve büyükanne ile büyükbabaların hikmetleri olmasa varlık, acelecilerin yegane korku öğesi olurdu.

Bir Aile Romanının Sonu’nun anlatıcısı bir çocuk. Çocukluk ile edebiyat arasındaki ilişki edebiyatın kaynakları açısından belki de en çok tartışılmış konulardan biri. Edebiyatın kaynağı olarak çocukluğa ilişkin görüşünüz nedir?

Çocuk bağlanma duygusu güçlü bir varlık. Gözlem yapar, ciddiye alır ve hevesle hafızaya kaydeder. Bütün duyuları hareket halindedir. Düşünce dünyasına, yargılara ve yorum yapma yeteneğine dair her şeyi daha sonra anne-baba, büyükanne-büyükbaba ve eğitmenlerden öğrenir. Bir çocuk 4-5 yaşına kadar hüküm vermeden, yorum yapmadan yaşar. Deyiş yerindeyse, zamansız ve önyargısız bir dünyada yaşar. Edebiyat ise aksine, sürekli kavramlarla işler ve peşin hükümlerin dünyasına ait bakış açıları önemli bir kaynaktır. Yetişkinler kurallar içinde yaşarken ergenlik öncesi dönemlerdeki algılayışlarını unutur, hazır yargılar ve defalarca yaptıkları yorumlarla hayatlarına mutlu bir şekilde devam ederler. Bir şair veya romancı ise bu tür bir unutuşu ve uyum sürecini yönetemez.

Otobiyografik bir roman olarak anılıyor Bir Aile Romanının Sonu. Anlatıcı da sizinle aynı adı taşıyor. Öte yandan bu, kitabın bir kurmaca olarak okunmasını engellemiyor şüphesiz. Amacınız çocukluğunuzu yeniden inşa etmek mi yoksa mümkün olduğunca gerçeklere sadık şekilde anlatmak mı?

İtiraf etmek gerekirse, otobiyografik çizgiler taşımayan roman yok. Tabii ki ben de Bir Aile Romanının Sonu’na otobiyografik motifler veya anlar ekledim. Ama bu otobiyografik bir roman olmadığı gibi benim hayatım da değil. Bilakis bu romanda deyiş yerindeyse hayali unsurları iki katına çıkardım. Örneğin, kendi aileminkiyle hiç de aynı olmayan, yüzyıllara yayılan bir soy tarihi uydurmadım sadece; kendi varlığımdan da hikâyemsi bir anlatım kurguladım. Bir anlatıcıymışım gibi. Bu tabii bir tiyatro oyunu. Benim hayatım bambaşka. Büyükbabam çok konuşkan bir adam değildi. Aksine çok suskun biriydi. Çok iri ve şişman değil, çok zayıf ve çelimsizdi. Büyükannem Katolik de değildi çiftçi de… Babam gizli servis elemanı değildi ve tutuklanmadı. Ailemin tek çocuğu değildim. Benden küçük erkek kardeşim de vardı, vesaire…

Naif bir çocuk değil Péter Simon. Kaotik bir dünyayı anlatıyor. Siyasi olarak Macaristan’ın geçirdiği tarihsel, siyasi süreçlerle nasıl ilişkilendirebiliriz romanı? Totaliter bir rejimin bireysel ve toplumsal bilinci nasıl şekillendirdiğini kitabın neresinde aramalıyız?

Otobiyografi ve roman arasında bir kavşağa değiniyorsunuz. Sadece Péter Simon değil, ben de naif bir çocuk sayılmazdım. Romanda kendimizi 50’li yıllarda, savaş sonrası bir dönemde buluyoruz. Anlatıcının memleketinde bombalardan dolayı taş üstünde taş kalmamış. Kısa süren bir demokratik ara dönemden sonra diktatörlüğe kaymışız. Bu dikta rejimi komünist sloganlardan faydalanmış. Ruslardan Bizans’a kadar her türlü iktidar oyunlarından beslenmiş. Dikta rejimi polis ve gizli servisle birlikte hayatın her katmanını zapt etmiş ve insanlara zarar vermiş. Sadece o zamanlarda ya da sadece benim kitabımda değil, bu hep böyleymiş. Büyük Macar şair Gyula İllyés o kasvetli yıllarda gizli kalan bir şiirinde bu hayat şartlarını bir bir sıralar. Dikta yatak odalarına kadar girdi, âşıkların öpüşmeleri ve sarılmaları arasında salındı. Bu böyle.

Öykü ile roman arasında gidip geldiğiniz ve yer yer bu iki türü birleştirdiğiniz söylenebilir. Örneğin Paralel Hikâyeler, öykülerden oluşan üç ciltlik bir roman aslında. Edebi türü belirleyen nedir anlatılarınızda? Mesela bir roman yazmayı tasarlıyor musunuz, yoksa metin kendi mi seçiyor türünü?

Hayır, bunu söyleyemeyiz. Paralel Hikâyeler kısa hikâyelerden değil, ana olaydan çıkıp dal budak salmış kısımlardan oluşuyor. Bu bölümler (epizotlar) 19. yüzyıl romanının çok önemli bir parçasıydı. Daha sonraları modernite ve bireysellik sebebiyle unutuldu. Kısa hikâyeler hiçbir yere varmaz, onlar hayatın büyük akışından seçilmiş bölümlerdir. Bende ana fikir bulamazsınız, ben hiç vurgulamam. Eğer yazarken tesadüfen bir ana fikir yakalayacak olsam, hemen yumuşatırım o kısmı. Ben her zaman “bölümler” ile çalışırım. Eski kitaplarımda da bu bölümlere başrolü vermişimdir. Bölümler, nesnelerin ve olayların başka boyutlarını göstermek için ana karakterden ve ana hikâyeden çıkmaya da sevk eder okuyucuyu. Ta ki önemsiz olan kısımda durana kadar. Bölümler dünyanın ne kadar büyük olduğunu göstererek okuyucunun heyecanının artmasına imkân verir.

Okur için ‘zor’ bir roman Bir Aile Romanının Sonu. Bu görüşü savunan eleştirmenler var.

O halde edebiyat eleştirmenleri dar görüşlülükleriyle yanılıyorlar. Neyse ki başka sesler ve görüşler de biliyorum.

Bir ilk roman olduğu düşünülürse Bir Aile Romanının Sonu şaşırtıcı şekilde belki en yoğun anlatınız. Bu ilk eserinizi, sonrakilerle karşılaştırdığınızda nasıl görüyorsunuz?

Yoğunluk, konuları doğru yakalama anlamında isabetli bir tanımlama. İlk olarak bu metinde kendimi klasik roman türüne ait yaygın metodolojinin yükünden kurtarmayı başardım. Gereksiz şeyleri gemiden attım. Buna karşılık ilk olarak dilin müzikalitesini inşa ettim. Olayları ve insanları birbirinden ayırmamayı başardım. Bilhassa dilin ritim ve motifleri ile çalıştım. Bu yüzden çok kısa, basit ve süssüz cümlelere ihtiyacım vardı. Ve bu cümlelerin insanlar ve olaylarla sıkı bir şekilde alâkalı olması ama buradaki sıkılığın dilin müziğinden de daha az olmaması gerekiyordu. İlerleyen yıllarda da çalışabileceğim bir dolu yenilik vardı. Bugün kitabı aşağı yukarı böyle görüyorum.

Gazetecilik eğitimi aldığınızı biliyorum. Foto muhabirliği de yaptınız. Bu iki deneyimin yazdıklarınız üzerinde etkisi oldu mu?

Evet, tabii ki çok önemli etkileri var. Mesela anlatılan konulara çok yakın durmak, araştırma yapmak, her izi takip etmek, olayları mümkün olan her açıdan değerlendirmek,  yasaklara kayıtsız şartsız saygı göstermemek. Dil ve felsefe ise gazetecilikten uzak… Ben her zaman yazmanın bu iki kısmını birbirine karıştırmamayı diledim.

Oldukça uzun sürelerde yazıyorsunuz. Örneğin Anılar Kitabı’nı (Book of Memories) yazmanız 12 yılınızı almış. Paralel Hikâyeler ise 18 yılda tamamlanmış. Bir kitabın yayıma hazır olduğuna nasıl karar veriyorsunuz? Sezgisel bir yanı da var mı bunun?

Yazılar kendi kendini idare ediyor. Dilin mantığı her koşulda kabul edilmeli. Hayal ise fanteziden sıkı bir şekilde ayrılmalı. Bazı şeylerin mümkün olup olmadığına karar vermek için anatomi ve antropoloji de bilmelisiniz. Anlam ve estetik de uyuma dâhil edilmeli. Hatta çatlaklar ve kırıklar da yazı içinde kalmalı. Üslupbilim ve dil müziği anlamında düşünülünce çok abartılan saçma gramer hataları duyulmamalı. Çatlaklar, kırıklar ve hatalar o kadar da kötü şeyler değil. Sonuçta insan mükemmelliğe ulaşmaya çalışan ama neredeyse hiçbir şekilde bunu başaramayan bir varlıktır.

Bir Aile Romanının Sonu’nun Türkçe çevirisine de yansıyan bir ses yoğunluğu var. Kitaplarınız pek çok dile çevrildi. Eserlerinizin bazı üslup özelliklerini çeviri sürecinde kaybedeceği endişesini taşıyor musunuz?

Hayır, çevirmenlerime ve dilin müzikalitesine güvenim var. Diller çok inatçı enstrümanlardır. Ama diğer taraftan kendi yazdıklarıma da güveniyorum ve umuyorum ki çevirmenler tek mümkün olan güzergâhtan ilerleyeceklerdir.

Macaristan’da küçük bir köyde yaşıyorsunuz yıllardır. Bu bir tür inziva mı? Şehirden ve kalabalıktan uzakta bir yaşantıyı seçmeniz eserlerinize ve yazma sürecinize nasıl yansıyor?

Bu bir çeşit iç göç. Ben bir firariyim. Yarım yüzyıl önce bir dikta rejimi tarafından doğduğum şehirden atıldım. Topluma ters düşerek ayrı duran biriydim. Ve artık onlara katılmak, oportünist bir yaşam istemedim. Sonra da taşrada kaldım.