Söyleşi | Can Bahadir Yüce (Kitap Zamanı 105, Temmuz 2014)

Şavkar Altınel gezi yazısı, anlatı ve anı karışımı diye nitelenebilecek yeni kitabı Hotel Glasgow’da anlatıcı “Şavkar”ın peşinden Glasgow’un ve Paris’in mekânlarında dolaştırıyor okuru. Altınel ile kurmaca ve gerçek kişileri anlattığı kitabını konuştuk.

Önceki düzyazı kitaplarınızdan farklı olarak Hotel Glasgow’da üçüncü tekil kişi anlatımı var. Murakami geçenlerde ancak birinci tekil kişi anlatımıyla yazarsa metinle samimi bir ilişki kurabildiğini söylüyordu. Sizin bu tercihinizin sebebi ne?

Hotel Glasgow her şeyi arkalarında bırakıp hayatlarından (kaldıkları o “otel”den) çıkıp gitmek isteyen ve tabii sonunda bunun imkânsız olduğunu keşfeden bir dizi kurmaca karakter ve gerçek insanla ilgili. Kendimden üçüncü tekil kişiyle söz etmeyi, böyle bir çıkışın hiç gelmeyeceğini, olduğumuz insandan başka bir şey olamayacağımızı işin başından kabul etmek için seçtim ve kitabın daha ilk kelimesinin “Şavkar” olmasına özen gösterdim. Ama zihinsel olarak kabullendiğim Şavkar olma gerçeğini duygusal olarak kabullenip kabullenemediğim tartışılabilir tabii.

Kitabınızı okurken aklımda Sabri Esat’ın dizesi vardı: “Pasaport bir yolculuk romanıdır.” Birçok yolculuğundan metinler üretmeyi bilmiş bir yazar olarak bu dize hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Pasaport denilen belgenin içerdiği ironi, bir yandan yukarıda andığım şekilde “her şeyi ardımızda bırakıp” gitmemizi mümkün kılıyormuş gibi dururken, bir yandan da ardımızda bırakmak istediğimiz o şeylerin hepsini bir “kimlik” halinde yanımıza almaya bizi zorlaması. Yolculuklardan metinler üretmeye gelince, yolculukla yazı arasında bir dizi benzerlik olduğu kuşkusuz. Yazı da sizi hayatınızdan çıkartıp başka birine dönüştürebileceğini söylüyor. Bu bir ölçüde gerçekleşiyor da: Yazarken günlük hayatınızda olduğunuzdan daha zeki, ince, duyarlı bir kimse oluyorsunuz. Ama, gene bu kitapta anlatmaya çalıştığım gibi, bu mutlak bir değişim değil; yazar kaçmaya çalıştığı eksik ve kusurlu insanı da beraberinde götürmekten kurtulamıyor ve çoğu defa da anlattığı bu insan ve onun hayatı oluyor. Dahası, anlatılması gereken de bence zaten bunlar. Hepimiz Nabokov’un sözünü ettiği, her gün gördüğü parmaklıkların resmini yapan zavallı maymun gibiyiz: İçinde olduğumuz kafeslerden başka işleyebileceğimiz bir konu yok.

Hotel Glasgow kimlik arayışıyla ilgili bir kitap. Bu arayışın dille ilişkisini sormak istiyorum: Örneğin, Türkçe dışında bir dille yazmayı hiç düşündünüz mü? Kimlik meselelerini içinde tartıştığımız dil, aslında kimliğimiz değil mi?

Kimlik arayışından çok, bir tür kimliksizlik arayışı ya da kimlikten kurtulma isteği söz konusu. Kurtulmak istenilen kimliğe belki kültürel kimlik de dâhil. Şavkar’ın, gençlik yıllarında ne kadar etkilendiğini uzun uzun anlattığı iki filmden Paris’te Son Tango’nun başkahramanının çeşitli ülkelerde yaşamış bir Amerikalı, Yolcu’nun başkahramanının da üniversiteye Amerika’da gitmiş bir İngiliz olması rastlantı değil. Ama bu insanlar da, Hotel Glasgow’daki öteki “kaçaklar” da yalnız kültürel kimliklerinden değil, kimliklerinin her boyutundan kaçma çabası içinde olduklarından dilin onlar için tek başına belirleyici olması imkânsız. Benim için de aynı şekilde dil hayatımdaki öğelerden yalnızca biri; kimliğimin tümüne sahip çıkabileceğini sanmıyorum.

Şiirlerinizde de sinema anlatımına yaklaşan örnekler var ama sinemacılara da hatırı sayılır bir yer ayırdığınız Hotel Glasgow’da bunun doruğa çıktığını düşünüyorum. Sinema-edebiyat ilişkisine dair görüşünüz nedir: Sinema şiire mi yakın, düzyazıya mı?

Yahya Kemal, eski kültürümüzün resimsizlik ve nesirsizlik gibi iki “feci noksan”ı olduğunu söyler. Bu saptamanın ne kadar doğru olduğunu söyleyebilecek kadar eski kültürümüzle tanışık değilim. Ama ülkemizde resim ve düzyazının hâlâ biraz hor görüldüğü, “milli sanatımız” şiirin de bir tür anti-resim ve anti-düzyazı olarak algılandığı ve resim ve düzyazıdan uzaklaştığı ölçüde şiir sayıldığı ileri sürülebilir. Bense, bu önyargılara duyduğum tepkiden çok, kendi gereksinimlerime karşılık vermek için resme ve düzyazıya ya da, daha geniş bir şekilde söyleyecek olursak, göstermeye ve anlatmaya dayalı bir şiir geliştirdim. Vermeer’in tablolarından çizgi romana kadar görsel sanatlarla, yazmaya çalıştıklarım arasındaki ilişki bundan önceki kitabım Mavi Defter’de ayrıntılı olarak mercek altına alınıyor, Hotel Glasgow’da da, evet, sinema gündemde. Sinema benim için edebiyatın ikiz kardeşi gibi. Dünyayı okura göstermeye çalışan bir yazar olarak film tekniklerinden her zaman yararlandım. Ölçü bu olunca belki bazıları sinemanın gözümde düzyazıya daha yakın olduğunu düşünebilir, ama benim düzyazıyla şiiri işin başından o kadar kesin bir şekilde birbirinden ayırmadığımı da unutmamak gerek.

Şiir ve düzyazı demişken, asıl yapmak istediğinizin şiir değil düzyazı olduğunu bu kitapta da tekrarlıyorsunuz. “Edebi hiyerarşide” düzyazıyı şiirin üstüne koymak bana hep ilginç görünür (tam tersini düşünenlerdenim). Düzyazıya atfettiğiniz konumu biraz açar mısınız?

Dediğim gibi, düzyazıyla şiiri büsbütün değişik türler olarak görmüyorum. Aralarındaki fark bence niteliksel değil niceliksel. Şiir düzyazının asgariye indirilmiş şekli, düzyazı ise daha karmaşık, daha zengin, daha doyurucu bir şiir. Benim düzyazıyı tercih etmem bu yüzden. Düzyazıda da şiirlerimde işlediğim konuları işlediğimi, ama bunu daha ileri bir düzeyde yaptığımı düşünüyorum. Ne yazık ki düzyazının önemsiz olduğu inancı kültürümüzde o kadar yaygın ki herkes bu görüşümü paylaşmıyor. Son derece zeki insanların bile bana hâlâ, “Peki, yeni şiir var mı?” diye sorduğu olabiliyor. Ben de her seferinde, “Evet, var, daha geçenlerde uzun bir şiir yayımladım,” deyip son düzyazı kitabımın adını veriyorum.

70’lerden söz ederken, o yıllarda edebiyatı önce kurmaca olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Yıllar içinde fikriniz ne kadar değişti ve kurmacaya bakışınızı değiştiren ne oldu?

Ben kurmacaya hâlâ inanıyorum, ama kurmaca artık kendine inanmıyor. Kurmaca nedir? Hayatın, belli bir anlamı olacak ya da belli bir duygu uyandıracak şekilde yapılmış bir resmi. Dolayısıyla da bütün edebiyatın kurmaca olduğu, şiirle düzyazı arasında önemli bir fark bulunmaması gibi, kurmacayla kurmacadışı edebiyat arasında da önemli bir fark bulunmadığı söylenebilir. Benim bütün kitaplarım başımdan geçen gerçek olaylarla ilgili olsa da, her zaman bu olayları okura bir şeyler söyleyen bir tür “hikâye”ye dönüştürmeye çalıştığım için yazdıklarımda sonuçta belli bir kurmaca öğesi var. Ama bir yazarın söylediklerinin gerçek hayatta boğuştuğu bir şeylerden kaynaklandığına inanabilmek benim için önemli ve gezi, anı, otobiyografi gibi türlerin içerdiği “yaşanmışlık” bunu kolaylaştırıyor. Kurmacanın en kapsamlı örneği roman ise şimdilerde aksine, ne kadar postmodern olduğunu kanıtlamak umuduyla, “gerçek hayat” kavramını alaya alıp her şeyin uydurmaca olduğunu ileri sürmekle meşgul. Bu bana o kadar çocukça geliyor ki romandan soğudum. Hotel Glasgow yayımlandıktan birkaç gün sonra Kaya Genç’ten “Kahramanın adı, ama sadece adı değişse kitap roman olmaz mıydı?” diyen bir ileti aldım. Ne demek istediğini anlıyorum, ama açıkladığım nedenlerden kahramanın “Şavkar”, kitabın türünün de “anlatı” olarak kalması bence daha iyi.

Kitabın belki de en etkileyici sayfaları Afro-Amerikan yazar Richard Wright’a dair bölüm. Başka bir ülkede yaşamayı seçen bir tür sürgün, yakınlık kurduğunuz bir başka isim. Yurt dışında geçen onca yılda kendinizi hiç “sürgün” ya da “gönüllü sürgün” diye tanımladığınız oldu mu?

Amerika’dan taşındığı Paris’te her şeyini, dostlarını, kalemiyle kazandığı servetini, sağlığını ve en önemlisi de yazma gücünü kaybedip sonra da elli iki yaşında ölen Wright’ın hikâyesi gerçekten çarpıcı olsa da, kitapta ülkesinden uzakta olan bir tek o değil, herkes aynı konumda. Ama her şeyden kaçmak istediklerinden içinde bulundukları durumu sürgün olarak görmüyorlar. Benim de kendi durumuma o gözle baktığım hiç olmadı. Yaşadığım yerlerde başka bir yere ait olduğumu duyarak değil, hiçbir yere ait olmadığımı duyarak yaşadım. Şavkar’dan başka birisi olamayacağımı, bu nedenle de onun ait olduğu yerlere ait olmam gerektiğini artık bilmeme rağmen bu garip duygu beni bütünüyle terk etmiş de değil. Zaman içinde tek değişen yanı, eskiden özgürleştirici gibi durmuşken şimdi rahatsız edici gelmesi.

Kitabın anlatıcısı değil ama kahramanı (“Şavkar”) mutlu olabilmenin “bir yetenek işi” olduğunu anlamış zamanla.  Bir başka sayfada ise onun “yetenek diye soyut bir gücün” varlığına inanmadığını öğreniyoruz. Mutlu olmak (bir yetenek, eğilim sezgi; ne dersek diyelim) şairlerde, yazarlarda bulunmayan bir özellik mi?

Şavkar sanatın yetenekten değil, sanata, yani her şeyin bir yerinin ve anlamının olduğu daha uyumlu, düzenli, güzel bir dünyaya duyulan ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünüyor. İnsanın böyle bir ihtiyaç duyabilmesi için normal hayatını anlamsız, düzensiz, çirkin vb. olarak algılaması gerek. Bu da bir anlamda mutsuzluğun tanımı olduğuna göre böyle bir ruh halinin gerçekten de sanatın önkoşulu olduğu söylenebilir. Ben kendimi çok mutsuz biri olarak görmüyorum gerçi, ama kim bilir, belki büyük bir yazar olmamamın nedeni de zaten yeterince mutsuz olmamamdır.

Anlatıda çok ince bir mizah da var. Hayatınızı İ. Ö. (İskoçya’dan Önce) – İ. S. (İskoçya’dan Sonra) diye ikiye ayırmanız bunun bir örneği. Bir gün İ.Ö. hakkında da bir kitap okuyabilecek miyiz? Asıl sarsıcı malzemenin İ.Ö.’de saklı olduğuna dair bir izlenim edindim Hotel Glasgow’dan… Ne dersiniz?

“İskoçya’dan Sonraki” yıllara nankörlük etmek istemem. Hayatımda yapmak istediklerimi az çok bu dönemde yaptım, dünyanın birkaç köşesini gördüm, bir şeyler yazdım vb. Ama tabii “İskoçya’dan Önceki”, her şey olabileceğine, her yere gidebileceğine inanan, genç, iyimser, umutlu Şavkar’ı da gene bu dönemde kaybettim. Hotel Glasgow da zaten bir anlamda bunun hikâyesi. O eski Şavkar’ı bir defa daha içimde diriltip yazabilir miyim, yazmak ister miyim, emin değilim.