Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 87, Nisan 2013)

Aleksandar Hemon, Bosnalı bir yazar. 1992’te göç ettiği Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor ve romanlarını, öykülerini İngilizce yazıyor. Sonradan öğrendiği bu dilde şaşırtıcı bir ustalığa ulaşan Hemon, kuşağının en iyi yazarlarından biri olarak gösteriliyor. Yazarla dilimizde yayımlanan romanı Lazarus Projesi’ni konuştuk.

İngilizceyi Nabokov okuyarak öğrendiğinizi söylüyorsunuz. Sizi ona çeken ne oldu, tek sebep göçmen kimliği ve ana dili olmadığı halde İngilizce yazması mı?

Aslında hikâye biraz daha karmaşık. İngilizce yazmaya karar verdikten sonra çok şey okudum, bilmediğim kelimeleri daha sonra tekrar bakmak için kartlara yazıyordum. Evet, Nabokov’u çok okudum ama başka pek çok yazarı ve kitabı da tekrar tekrar okudum. Nabokov’u Saraybosna’dayken zaten okumuştum ve Lolita en beğendiğim romanlardan biriydi. (Lolita’yı bir nehir kenarındaki, daha sonra İran elçiliği olan küçük kütüphanedeki bir raftan indirdiğim ânı ve romanın tam olarak hangi rafta olduğunu hâlâ hatırlıyorum.) Nabokov’da sevdiğim şey, dilindeki deha; kelime hazinesi o kadar zengin, cümlelerinin ritmi o kadar cezbedici ki… Ben dilden etkilenirim ve Nabokov da onun en büyük ustalarından biri.

Lazarus Projesi’nin anlatıcısı din(ler)den hoşlanmıyor, hatta onlarla alay ediyor. Bu onun ‘yersiz yurtsuzluğuyla’ mı ilişkili? ‘Ev’ kavramının yokluğu dinî inancın kaybına mı sebep oluyor?

Benim hiçbir zaman dinî inancım olmadı, yani kaybedecek bir şeyim yoktu. Bence inanç ne kadar derinse gerçek bir eve ihtiyaç da o kadar az olur; inanç ruhani bir eve dönüşür ve gerçek ev, fiziksel gerçekliği içinde artık daha önemsiz hale gelir. Romanın anlatıcısı Brik içinse din onun (hayalî) düşmanlarından biri, Bush döneminde deneyimlediği baskının (ve bunalımın) bir parçası. Fakat aynı zamanda -ve daha da önemlisi- din onun ölümü ve ölümle nasıl baş ettiğimizi düşünmesini sağlıyor.

Romanın bazı bölümleri ve metindeki kimi atıflar 11 Eylül sonrası ABD’sinin ve onun yeni düşmanlara olan ihtiyacının bir eleştirisi olarak da okunabilir. Siz buraya 1992 yılında göç ettiniz. 11 Eylül’den sonra ABD’de yaşamak ya da yazmak bir göçmen için daha mı zor?

Sanırım Bush yılları göçmenler ve aslen Amerikalı olmayan herkes için çok zordu. Aslında Amerikalılar için de zordu ama bu deneyim henüz ana akım kültür tarafından işlenmedi, sanki hiç olmamış gibi. Irak’a ve oradaki savaşa dair yalanlara ilişkin bir film yok örneğin. Bush döneminin ahlâki felaketlerine, suçlarına ve aşağılamalarına eleştirel bir gözle bakan bir roman yazılmadı. Onun yerine Argo ya da Zero Dark Thirty gibi, tam vatansever bile olmayan, CIA’in değer ve yöntemlerini öven filmler çekiliyor. Bush sadece Amerikalıların yabancı korkusunu canlandırmadı, ona güvendi de ve 11 Eylül sonrası propaganda bu korkuyu tahayyül edilemez seviyelere çıkardı. Hâlâ da bu korku büyük ölçüde sürüyor.

İkinci dilde yazmak bir dönem Türkiye’de de tartışılan bir konuydu. Bir edebi eserin yazıldığı dile mi ait olduğuna inanıyorsunuz, yoksa kendinizi Bosna edebiyatının bir parçası olarak mı görüyorsunuz?

Edebi eserlerimi olmasa da, Boşnakça başka şeyler yazıyorum. Amerika’nın olduğu kadar Bosna kamuoyunun da bir parçasıyım. Bu konuda bir tercihim yok, çünkü iki dilde de çalışan aynı zihin. Alışılmış milliyetçi söylem, kendi öz benliğini, ruhunu, ancak anadilinde ve kültüründe tam olarak ifade edebileceğin şeklindedir. Yani benliğin/ruhun hiçbir zaman sana ait değildir, milletine aittir ki bu da bireyi her tür tarihî temsilden mahrum eder. Ve buna göre büyük yazarlar ülkelerini (o ülke vatandaşlarına) temsil ederler, çünkü ancak onlar kendilerini ve milletlerini herkesten daha iyi anlarlar. Bence bu saçmalık. Her şeyden önce bu, söz konusu milletten başka kimsenin onun dilinde yazılan bir şeyi anlayamayacağı, çünkü dışarıdan kimsenin o milli öze ulaşamayacağı anlamına geliyor. Eğer bu doğru olsaydı, bütün edebiyat tasarısının da sonu olurdu; çeviri de anlamsız hale gelirdi. Bu aynı zamanda tektipliği aramaya yol açardı ve her karakterin bir temsiliyeti olması, milletine aşinalık taşıması gerekirdi. Ben edebiyatın ulusal özerkliğin değil, bireyin özerkliğinin alanı olduğuna inanıyorum.

Peki ya Bosnalı edebiyatçılar ve eleştirmenler, onlar sizi ülkelerinin bir parçası olarak mı görüyorlar yoksa Amerikalı bir yazar olarak mı?

Onlara göre Bosnalıyım. Bosna’nın savaş öncesi nüfusunun dörtte biri yerinden edildi, o nedenle diaspora temel bir Bosna gerçeği. Diasporası olmadan Bosna da olmaz.

Bazıları sizin İngilizce öğrenip bu dilde çok iyi kitaplar yazmanızı “Amerikan rüyası”na güzel bir örnek olarak görebilir. Amerikan rüyasına inanıyor musunuz?

Rüya, tanımı gereği gerçek değildir ve rüyanın gerçek olabilmesi için rüya görenin uykuda yani bilinçsiz olması gerekir. Ben Amerikan bilinçliliğini ve uyanıklılığını tercih ederim, fakat maalesef buna genelde az rastlanıyor.

Lazarus Projesi’nin en çarpıcı yanlarından biri de anlatıcının Amerikalı eşinin ve Amerikan yaşamının tasviri. Bu bana bazı önemli Ortadoğulu romancıların (Sadık Hidayet, Tayyib Salih) Batı’yı Batılı kadınlar üzerinden tasvir etmelerini hatırlattı. Belki bir tür karşı-oryantalizm. Bir modern Amerikan kadını modeli olan Mary hakkında yazarken aklınızdan bu geçti mi?

Hiçbir zaman Brik’in eşi Mary’yi görmüyor ve duymuyor okur. Çünkü tamamen Brik tarafından temsil ediliyor, onun hakkında her şeyi Brik’ten öğreniyoruz. Bu biraz da Mary’ye haksızlık ama beni ilgilendiren şey gerçekliklerin nasıl oluşturulduğu, nasıl olup da Mary’nin kızgın ve kırılmış bir Brik tarafından anlatılan hikâyelerinin Mary’ye dönüştüğü, Brik’in evlilikteki mutsuzluğunun nasıl olup da (mutluluğu sürdürmenin anayasa tarafından garanti altına alındığı) Amerika’ya karşı savının bir parçası haline geldiği.

Yakın zamanda kurgu dışı bir kitap yayımladınız: The Book of My Lives. İçinde nefis denemeler var. Kurgu ve kurgu dışı metinleri eş zamanlı mı yazıyorsunuz yoksa birinden diğerine geçmek için zamana ihtiyacınız var mı?

Aynı anda pek çok şeyi yazıyorum. Roman, öykü yazdığım süre boyunca kurgu dışı da yazdım. Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Kurgu dışı dediğimiz de gerçek hikâyelerdir.

Futbola olan tutkunuzu biliyorum. Albert Camus gibi siz de futbol, hayat ve edebiyat arasında bir ilişki görüyor musunuz?

Futbol oynamayı ve izlemeyi severim. Futbol hakkında yazmaktan da zevk alıyorum. Ondan çok da farklı olmayan bir yazma sürecim var, bir akımın içinde çalışıyorum ve durmadan değişen şartlar içinde hızlı kararlar vermek zorundayım. Sayfada bir şeyler bir araya geldiğinde bu, futbol sahasında olan iyi şeylerle aynı duyguyu verebiliyor; her şeyin anlık olarak hizalanması hissi, dünyada tamamen var olma duygusu. Sadece bir an sürüyor ama insanın varabileceği en yüksek nokta bu.