Kitap Zamanı 100, Mayıs 2014

İlhan Berk’in yayımlanmamış günlüklerinden…

İLHAN BERK

Günlük, 1989

20 Ağustos Şiir, şairin kendini öne çıkarmasını onamak istemez. Bunu kendine saldırı sayar. Bir gereksinim olarak doğmuştur, her şeyden önce: O mutlu saat! O ihsan. Bunu bir hak olarak bilir. Şair’in müdahalesi kendi dışına çıkmasında başlar. Us, zaten burda işe yarar. Buna karşı durmaz şiir. Tıpkı bir sandalye ustasının, sandalyenin dışına çıkmasına izin vermemesidir bu. Sandalye formunu muştulamıştır (ilk dize şiirin yapısının habercisidir çünkü).

Şairden yalnız bunu mu istemekle yetinir? Hayır. Yaşamına da egemen olmak ister. Şair olarak kalmasını da. Karışır. Yabancılaşmamasına direnir, elinden geldiğince.

***

Günlük, 1993

KİTAPLAR Tanrı’nın uyumadığını okudum.

Hayat, bütün suçları inkâr eder;

Şiir, bütün suçları üstlenir.

(Küçük İskender)

27 Nisan

YILAN

Açık yeşil, güzelim gözlü küçük bir yılan sürüne sürüne yanımdan geçti. Biraz ötede de durdu; bana bakmaya başladı. Ben de kımıldamadan ona baktım. Birkaç dakika böyle geçti.

Sonunda ikimizin de yolları ayrıldı: Ben kalktım. O da süzülüp gitti. Mutluluğa benzer garip bir şey duydum. Masum bir arkadaşlık!

***

Günlük, 1993, 94, 95

29 Kasım 93

KEDİLER

Kedilerimiz oldu diyemem. (Bir zamanlar bir siyam kedimiz dışında, o da kısa bir süre.)

Edibe, hayvan beslemek sorumluluk ister, der. Bu yüzden evde ne kedi ne de köpek var. (Ben köpekleri severim oysa.)

Mahallenin kedilerinden biri beş yavru (mahalle dediğim dört-beş evi geçmez; yazlıkçı çoğu çünkü) birden doğurdu.

Anaları çekip gitti.

Hele bir tanesi ölecek gibi, ayakta zor duruyor. Biraz kendilerini derleyip toplasınlar diye her gün bahçeye yiyecek koyuyorum. Her yere de beşi birden gidiyor geliyor. Büyüdüler de. Ama bizim evin dışına çıkmayı denemiyorlar. Çok da güzel hepsi. Eve almıyoruz. Edibe istemiyor. Haklı da.

Korkunç bir şey bu! Nasıl başa çıkacağımızı ise bilmiyoruz. Hepsinin de bizde toplandıklarının nedenini yeni anladım: Bizden başka kimse bir şey vermiyor çünkü.

**

Zaman zaman pencereden kedilere bakıyorum. İzliyorum onları. Hiçbiri de elimi sürdürmüyorlar üstlerine. Bakıyorum yalnız onlara. O kadar izin veriyorlar. Hoş bir şey bu gene de.

Ama bu doğru da değil. Kediler insana sokulurlar hep. Kediler köpekler gibi değil.

Bütün gün miyavlıyorlar. Açız diyorlar. Doymak da bilmiyorlar. Köpek “açım” demez. Bunun için bağırmaz.

Kediler kapaklanmak için çırpınıyorlar. Köpek, karşıdan bekler.

Köpeklerin böyle bir direnmeleri yoktur. Yılışık da değillerdir. Bir şey daha var: Kediler aptal. Bu aptallık seviliyor.

(Kedilerin gece uyumadığı, gündüz uyuduğu doğru mu?)

Orhan Alkaya bizim kedilerin pencere camlarına gelip yaslanışlarını sevdi. Benekli, siyah beyaz iki kedi için “dişi bunlar” demiş. Edibe, “nasıl anlıyorsunuz,” dediğinde de “erkek kediler tek renklidir,” demiş.

23 Ocak 94

E. [Edibe Berk] benim bazı şeyleri yeni öğrendiğimi gördükçe (benim ilkokulu dışardan bitirdiğimi bildiğinden): “Seni ilkokula yazdıracağım.” sözlerine bir de: “Senin bazı şeyleri öğrenmen için yüz elli yıl yaşaman gerek!”i ekledi.

Gündelik yaşamın pek çok şeyini her gün öğrendiğim bir gerçek.

Haklı E.

Hiçbir alfabeyi (bunda Türkçe de var) ezberden bilmememi, ilkokulu okumamama bağlıyorum. (5. sınıfa dışardan girdim.)

Şu da var elbet: Hâlâ bana gerekli olan dünyaya bakıyorum, öbürünü dışlıyorum, işime yarayanı alıyorum yalnız.

[Walter] Benjamin bir fincan kahve pişirmeyi bilmediğini söylemez mi?

**

Akşamdı kadın.

**

Kitaplar redingotu XVIII. yüzyılda İngiliz aristokratlarının fakir sınıftan ödünç aldıklarını yazıyorlar. Bir binicilik giysisiymiş.

Eskiden baba-oğul aynı terzide diktirirlermiş elbiselerini. Moda dediğimiz oğulbaba arasında giderek değişime uğramış. Terziler de buna öncülük etmiş.

1920’ye değin egemen sınıf modayı yönetirken, ondan sonra halktan insanlar modayı etkiler olmuş. Yeni moda kuruvaze ile alay ederek başvermiş.

Blucin ise 1950’lerin bir buluşu olarak kendini gösteriyor.

Blucin öte yandan kentsoyluların siyasal güçlerini yitirmeye başladıklarının bir simgesi.