Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 69, Ekim 2011)

1969 doğumlu İngiliz yazar David Mitchell, ilk romanı Hayalet Yazılar ile dikkatleri çekmişti. Ardından 9. Rüya geldi. Üçüncü kitabı Bulut Atlası üzerine, kimseleri kolay kolay beğenmeyen A.S. Byatt’ın övgü dolu yazısından sonra Mitchell, adından söz ettiren genç yazarlardan biri oldu. İki kez Booker Ödülü’ne aday gösterildi, Time dergisi onu “dünyayı değiştirebilecek” 100 insandan biri arasında saydı. İrlanda’da yaşayan yazarla Bulut Atlası’nı konuştuk.

Bazı eleştirmenler Bulut Atlası’nı en iyi kitabınız olarak niteliyor. Aynı görüşte misiniz?

Hayır. Son yazdığım kitabın en iyi eserim olduğuna inanmam gerekir, yoksa vicdan azabı duymadan ve okurlarımı hayal kırıklığına uğratacağım hissine kapılmadan, bitirdiğim romanın taslağını yayıncılara sunamam. Bulut Atlası’nın hâlâ en çok satan kitabım olduğu doğru ama satış rakamları resmin tamamını göstermiyor. Romancı olarak amacım yaşlandıkça daha iyi eserler vermek.

Amazon.com’daki eleştirilere göz attım, Ame-rika’daki okurlar Bulut Atlası’nı Britanya’daki-lerden daha çok sevmiş görünüyor. Bu sizi şaşırttı mı?

Akıl hastanelerinde Amazon’daki okur yorumlarını ve eleştirileri çok ciddiye alan eski romancılar için özel bir koğuş varmış ve benim uzun süre o koğuşun sakini olmaya niyetim yok! Yıllar önce, Amazon’un ilk dönemlerinde, Scott Fitzgerald’ın başyapıtı Muhteşem Gatsby hakkında şöyle bir eleştiriye rastlamıştım: “İyi bir hikâye ama iyi yazılmamış.” Bu, şöyle demeye benzemiyor mu: “Beatles oldukça iyi bir grup ama berbat şarkılar yapıyor”? O zamandan beri Amazon’daki yorumlar üzerinden çıkarımlar yapmayı terk ettim, bu sayede daha mutlu bir insanım.

Bir söyleşinizde Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’sunun, romanınızdaki yapıya ilham verdiğini söylemiştiniz. Ama Bulut Atlası bana daha çok Binbir Gece Masalları’nı anımsattı. Tıpkı Şehrazat gibi, hikâyeleri birbirine merak uyandıracak şekilde bağlıyorsunuz. Masallar’la ve Ortadoğu’ndan başka eserlerle aşinalığınız var mı?

Binbir Gece Masalları bir dünya klasiği ve elbette çocukluğumdan oradaki bazı masallara aşinayım. Her kim böyle büyük ölçekli, panoramik bir kitap yazarsa aynı sorunla karşılaşacaktır –bu devi, Frankenstein yaratığı gibi bir metni ileriye doğru yol alırken dağılmaktan nasıl kurtaracaksınız? Cevap: Yüzlerce sayfalık metninizi ayakta tutabilecek güçlü ve sağlam bir yapı işçiliği. Böyle bir kitabın yazarı, metnin eklem yerlerine ve devamlılığa çok dikkat etmeli- bir bölüm nerede ve niçin biter, diğeri nerede başlar, bu, hikâyenin genel akışına, hızına, temasına, karakterlerin gelişimine nasıl yardım eder veya onları nasıl engeller, bunun gibi sorular… Binbir Gece Masalları, işte bu “tahkiye tekniği”nin öncüsüdür. Ortadoğu edebiyatı konusunda uzman değilim, bu geniş ve çeşitlilik barındıran coğrafyadan yalnızca birtakım büyük isimleri biliyorum: Necip Mahfuz, Hişam Matar, Ala El-Asvani ve sizden Orhan Pamuk ile Yaşar Kemal. (Pamuk’un gençlik anılarını anlattığı İstanbul, harika ve unutulmaz bir kitap.) Amos Oz’un da eserlerini severim. Fakat korkarım ki, bu pek uzun ve bilgili olduğumu gösteren bir liste değil. İki ömrüm olmasını ne kadar isterdim: Biri yaşamak, biri okumak için…

Romanda, pek çok başka konunun yanı sıra ahlâk değerlerini ve sömürgeciliği tartışıyorsunuz. Üslubunuzun ve konularınızın, bir noktaya kadar, okura Joseph Conrad’ı ve Hermann Melville’i hatırlattığı söylenebilir. Önde gelen ustalarınız onlar mı?

Kayda değer edebiyat ustaları çırak istemez ve kayda değer çaylak yazarların ustaya ihtiyacı yoktur. Fakat bazı yazarlar sizi hipnotize eder, onların ustalığına erişmek için yanıp tutuşursunuz. Conrad ve Melville’e büyük hayranlık duyarım. Eserleri, yaşadıkları dönemi aşar –inanıyorum ki bu, kendimiz kabul etsek de etmesek de, her romancının çok arzu ettiği ve imrendiği bir başarıdır (işin komiği, elbette, tarih kararını verdiği zaman biz çoktan ölmüş olacağız). Conrad ve Melville çok modern ‘duygular’ ve atmosferler yarattılar, ikisi de değersiz bir şey yazmadı. Bu, sorunuza verdiğim uzun cevaptı. Kısa cevabım ise “Çehov”. Her 3-4 yılda bir, edebiyatın neler yapabileceğine olan inancımı tazelemek için onun hikâyelerini yeniden okurum. Çehov bir doktordu, hayatlarının en kırılgan ve acılı, fakat aynı zamanda en cesur ve metanetli oldukları saatlerinde insanlarla beraberdi. Bu özellik bir şekilde bütün hikâyelerinde bir kalp gibi atar. (Bu benim, Çehov’un neden bu kadar hayatı yücelten bir yazar olduğunu anlama çabalarımın sonuncusu, fakat doğruyu söylemek gerekirse bunu hiçbir zaman başaramayacağımı sanıyorum.)

Romanlarınızda pek çok hikâye ve ülke iç içe geçiyor. Bunu sanki geleneksel romanı yeniden üretir gibi yapıyorsunuz. “David Mitchell, küresel çağın romancısı” denilse cevabınız ne olurdu?

Beni onurlandıran sorunuz için teşekkür ederim. Belki bütün sanatçılar doğuştan bir yenilik getirme arzusu taşırlar –neden bizden öncekilerin başarılarını taklit etmenin peşinde olalım ki? Öte yandan, bir yazara nasıl tanımlanabileceğini sormak, biraz gagalı bir memeli hayvana yumurtlayan bir memeli olarak kategorize edilmeye itirazı olup olmadığını sormaya ya da hem suda hem karada yaşayan bir hayvan olarak mı yoksa yarı su samuru yarı ördek olarak mı tanımlanmayı tercih edeceğini sormaya benziyor. Şöyle cevap verecektir: “Bir zoologa sorun, yumurtlayan bir memeli olarak böyle şeyleri düşünmeye vaktim yok.” Ben de, edebiyatın büyük söyleşisinde bir yerim olup olmadığıyla, varsa bu yerin ne olduğuyla ilgilenemeyecek kadar bir sonraki kitabımın sorunsallarıyla meşgulüm.

Bulut Atlası’nın ilk cümlesini yazarken bütün hikâyeler zihninizde hazır mıydı? Yoksa farklı zamanlarda yazılmış farklı hikâyeleri tekrar kurgulayıp bir romana dönüştürmeye mi karar verdiniz?

Birincisi. Baştan beri, birkaç novellayı ortadan bölerek bir roman yazma düşüncem vardı. Aslında kitapta 6 yerine 9 hikâye olacaktı ama üçüncü hikâyeden sonra, dokuz hikâyenin ortalama okurun tolerans sınırını aşacağını fark ettim.

“Zedelghem’den Mektuplar” adlı ikinci bölümde, klasik müziğe birçok referans var. Bu, müziğe olan tutkunuzun bir sonucu mu?

Müziği elbette seviyorum –hangi aklı başında insan sevmez ki?- ve besteciler, müzisyenler hakkında pek çok şeyi merak ediyorum, fakat bir müzik eğitiminden geçmedim. İşin aslı, “Zedelghem”deki müzik hakkındaki bilgileri CD kitapçıklarından ve Anglo-Amerikan besteci Frederick Delius hakkındaki bir kitaptan aldım. Romancının işi, romanlarının bahsettiği herhangi bir konuda usta olduğu ‘illüzyonunu’ yaratmaktır; burada anahtar kelime ‘illüzyon’. İngilizcede şöyle bir deyim var: “A Jack of All Trades but a Master of None”, yani pek çok konuda biraz bilgili ama hiçbir konuda uzman değil. Bu deyim, birçok yazara tam uyuyor, ama ben Çehov gibi istisnaları kıskanıyorum: Primo Levi endüstriyel kimyacıydı örneğin, şair Wallace Stevens bir sigorta şirketi işletiyordu.

Romandaki hangi karakteri öteki-ben’iniz olarak tanımlardınız?

Bütün karakterler yazarın zihinsel DNA’sını biraz içerir, bu yüzden kendimi bütün kahramanlarda ve kötü adamlarda görüyorum (karım, kitaplarımdaki kahramanlardan çok, kötü adamlara benzediğimi söyler). Bulut Atlası’nda, içinde Ben’i daha çok barındıran tek bir avatar yok, fakat elbette o ‘insanlarla’ epey vakit geçirdim –aslında ailemle geçirdiğimden daha fazla vakit geçirdim. İlginç bir uğraş, değil mi? Bir psikiyatr, gerçek insanları anlamaya çalışır, bir romancı ise aslında var olmayan, zihninde var ettiği insanları anlamaya çabalar. Belki bu bizi insanlık hakkında zeki kılıyor, fakat kuşkularım var- kötü günlerde Romancının Yolu beni, kendini bilmeye ya da aydınlanmaya değil, sırt ağrısına, borçlanmaya ve rezil olmaya götürüyormuş hissine kapılıyorum.

Kitap Zamanı’nın bu sayısında kapak dosyası “edebî etkilenmeler” üzerine. Harold Bloom’la etkilenmenin anatomisi üzerine konuştuk. Sizin eserleriniz de Yoko Ono’dan David Bowie’ye, Melville’den Thornton Wilder’a kadar birçok isme göndermeler içeriyor. Edebi etkilenmeyi nasıl tanımlarsınız; bir tür edebi oyun mu yoksa yazarlık yaşamınızda çok daha derin kökleri var mı?

Elbette bir oyun değil, hayır –edebî etkilenme burada en derin sorulardan biri. Profesör Bloom’un söyleşinize verdiği cevapları merak ediyorum, ama sanırım onları okumak için Kitap Zamanı’nın yeni sayısı çıkana kadar Türkçe öğrenmem gerekecek! Bir hikâye yazmak için bir plana, karakterlere, üsluba ve yapıya ihtiyacımız var (düşünceler de besleyici vitaminler gibi hikâyenin içinde olmalı). Bir yazar bütün bunları nereden elde eder? Ben, yazarın kaynaklarını ikiye ayırıyorum. Birincisi, kendi kültürümüzden ‘tevarüs ettiğimiz’ etkiler, dinlediğimiz hikâyeler, nasıl yetiştirildiğimiz ve çevremiz –eğer bilgisayarla ilgili bir benzetme yapmam gerekirse, yetişkinliğe girerken sahip olduğumuz ‘yaratıcı işletim sistemi’. İkincisiyse ‘seçtiğimiz’ etkiler; okuduğumuz ve haklarında bilinçli bir şekilde şöyle düşündüğümüz yazarlar: “Bu çok iyi, çok zekice –bunun gibi bir şey yazmam gerek”. Belki bu tür etkilenme, yine bilgisayara bir uygulamayı indirmeye benzetilebilir. Bir taklit değil, bilinçlidir –eğer dünyaya bakış açınıza sadıksanız, bakış açınız bu girdileri dönüştürecektir. Elbette etkilenmeler tamamen edebî değildir: David Simon’ın yapımcılığını üstlendiği The Wire’ı izlediğim zaman, gerilimi ayarlamak, şive kullanmak, sahneleri kesmek konusunda hissettiğim aniden ortaya çıkan arzunun farkındaydım. Orhan Pamuk’un İstanbul’unu okuduğumda şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: “Bu adam bir mekân duygusunu benden daha iyi yaratıyor, acaba sırrı nedir? Bunu ben nasıl yapabilirim?” Bu bir yazarın hayatında, hatta büyük yazarların hayatında sürekli devam eden bir işlemdir. Tolstoy’un yazma arzusu, genç yazar Çehov tarafından yeniden tutuşturulmuştu. İşte cevabım: 70’lerde ve 80’lerde bir orta sınıf beyaz İngiliz çocuğu olmaktan ve okuduğum her iyi kitaptan etkilendim. O kitapları şunu soracak kadar önemsedim: “Bunu iyi kılan nedir ve ben ondan ne öğrenebilirim?” Ya da daha kısa ve öz bir şekilde söyleyeyim: Olduğum kişiden ve düşündüklerimden etkilendim. Sanırım bu sadece romancılar için değil, yeryüzündeki bütün insanlar için geçerli.

Bulut Atlası’nın filmi önümüzdeki yıl gösterime girecek. Filmin kadrosunda Tom Hanks, Susan Sarandon gibi isimler var. Sanırım böyle bir proje sizin için pek sürpriz olmamıştır, özellikle kitaptaki “İlk Luisa Rey Gizemi” adlı bölümün tam da Hollywood için biçilmiş kaftan olduğu düşünülürse… Senaryoya katkınız oldu mu?

Senaryoya katkıda bulunmadım, o, romandan çok farklı bir sanat türü, onda da başarılı olacağımı düşünmem haddini bilmezlik olurdu. Film, yönetmenleri –Waciowski kardeşler ve Tom Tykwer- için aşkla yapılan bir uğraş. Benim yardımıma ihtiyaç duymadan ustaca bir senaryo ortaya çıkardılar. Film şu sıralarda çekiliyor, ben de büyük umutlarla bekliyorum.