Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 28, Mayıs 2008)

1980’li yılların sonlarına doğru Türk öykücülüğünün en sıra dışı çıkışlarından birini yapan usta yazar Cemil Kavukçu, yazarlığının 25. yılını kutluyor. Kavukçu, bu süre içinde, iyi edebiyattan yana olanların hep izlemeye çalıştığı, ‘ne yazdığı merak edilen’ bir yazar oldu. Geçen yıllara on öykü kitabı, üç roman ve bir nehir söyleşi sığdırdı. Son olarak Melike Koçak’ın hazırladığı Beşinci Pencere- Cemil Kavukçu Kitabı geçtiğimiz haftalarda yayımlandı. Bu ‘Cemil Kavukçu kitabı’nı bahane edip usta yazarla yazmakla geçen 25 yılını konuştuk.

İlk kitabınızın yayımlanışından bu yana 25 yıl geçmiş. Beşinci Pencere-Cemil Kavukçu Kitabı adlı incelemeyi elinize aldığınızda ne düşündünüz? Yazma uğraşıyla geçen yıllar gözünüze nasıl göründü?

Geçen yıllar bir biçimde anımsatıldığında, hızla akıp giden zamanın birden farkına varılıyor; oysa her şey daha dünmüş gibi. Evet, Pazar Güneşi yayımlandığından bu yana 25 yıl geçmiş. Melike Koçak’ın hazırladığı kitabı elime aldığımda da bunu düşündüm. Beni ürküten geçen yıllar değildi; içimdeki, yazmaya eğilimli öteki ben’le hiç tanışmayabilirdim. Yetmişli yılların sonlarında yazmaya, daha doğrusu bir şeyler karalamaya başladığımda bir gün yazar olacağımı, kitaplarımın yayımlanacağını asla düşünmüyordum. İlk öyküm “Pazar Güneşi” 1981 yılında Ankara’da Sesimiz dergisinde çıktığında otuz yaşındaydım ve her şeye ne kadar geç kaldığımı düşünmüştüm. Yazma uğraşı, beni kendimle buluşturan muhteşem bir tufandı. Önceleri kendim için yazdığımı düşünüyordum. Daha sonraları bunları başkalarıyla da paylaşma isteği duymaya başladığımda yayınlatma sorunuyla yüz yüze geldim. Öykülerimi kitaplaştırmak bir yana, çatısı altında olmayı çok istediğim Yazko gibi, Varlık gibi dergilere ulaşmak da çok güçtü. 1981’den 1995’e kadar geçen on beş yılda yazdıklarımı yayımlatmakta büyük sıkıntılar yaşadım.

Melike Koçak’ın hazırladığı kitabı elime aldığımda, böyle bir çalışmayı yaşarken görmek ne güzel diye düşündüm.

Merkez’den, İstanbul’dan uzakta yaşıyorsunuz. Öykülerinizde bir “Cemil Kavukçu taşrası”nın varlığından bahsedilebilir. Ustalıkla anlattığınız bu taşranın, taşra sıkıntısının çekiciliği biraz da -hâlâ- orada yaşamaktan mı kaynaklanıyor?

Sanmıyorum. İstanbul’da geçen beş yıllık üniversite öğrenciliği dönemini de katarsak otuz beş yıldır büyük kentlerde yaşıyorum. Ama, beni biçimlendiren taşra yaşamının etkisinden kurtulduğumu da söyleyemem. Ben, çocukluğumda olduğu biçimiyle bugün artık var olmayan mekanları, ilişkileri, yavaşlayan zamanları, yaz sıkıntılarını anlatmaya çalışırken bütün bunları sözcüklerle yeniden kurmak istedim. Bir anlamda yok olan benim çocukluğum, ilk gençliğim, anılarımdı. Her öykümde bir parçasını ele aldığım büyük bir resmi tamamlamak istiyordum. Bunun tamamlandığını da düşünüyorum.

Meslek gereği denizde geçirdiğiniz uzun yılların öykülerinizde de izdüşümleri görülüyor. Onca yıl sonra denizden uzak yaşamak nasıl bir şey?

Benim için hem anlaşılabilir hem de anlaşılamaz bir durum bu. 1982 yılında MTA Sismik-1 araştırma gemisinde çalışmaya başladım ve bu 1997 yılına kadar sürdü. Ondan öncesinde denizi, İstanbul şehir hatları vapurlarıyla yaptığım kısa mesafeli yolculuklardan ve plajlardan tanıyordum. En uzun gemi yolculuğum İstanbul-Yalova arasındaydı ve o yıllarda iki saate yakın sürüyordu. Sonra kendimi bir gemide buldum. Çalışma koşullarına, yıllardır denizle iç içeymişim gibi kısa sürede uyum sağlamıştım. Günlerce karaya çıkmadığımız oluyordu. O yılların izlenimleri öykülerime de yansıdı. Çünkü gemide çalışan deniz adamlarını tanıdım ve onların ilginç öykülerini dinledim. Denizden uzaklaşınca da bir daha özlem duymadım. Yaşamıma birden girmiş, on beş yıl denizle iç içe yaşamıştım, sonra da yaşamımdan çıkmıştı.

‘Deniz adamları’nın yanı sıra, yaşamı ciddiye almayan ‘kaybeden’ öykü kişileriniz de var. Onları yazmak size ruhsal bir tatmin mi sağlıyor?

Her yazarın yaşamdan seçtikleri, daha doğrusu canını yakan şeyler farklı. Yaşam ciddiye alınmalı kuşkusuz. Ama buradaki “ciddiyet” başkalarının bize yakıştırdığı, bizden beklediği bir yaşam biçimi mi, yoksa başkalarının onaylamayacağını bile bile bizim seçtiğimiz bir yaşam mı? Böyle bir pencereden bakıldığında “yazık olmuş”, “harcanmış” gibi değerlendirilen (ya da yargılanan) yaşamların kendi içlerinde bir tutarlığı olduğu da görülebilir. Toplum dışı gibi duran, ürkütücü görünüşlü insanların da duyarlıkları, düşleri, erdemleri, hatta bilgece bir yanları olduğu unutulmamalı. Çünkü onlar, birçok şeyin bedelini ağır bir biçimde ödemişlerdir. Onları yazmak bana ruhsal bir tatmin sağlıyor mu? Hayır, sağlamıyor. Çünkü yıllar önce öyle bir yaşamın kıyılarında gezindiğimi biliyorum. Ben, onlardan esirgeneni göz önüne seriyorum, belki de asıl ruhsal tatmini sağlayan bu.

Bir okurunuz olarak dilinizin “çok kısa hikâye”ye (short short story) olağanüstü elverişli olduğunu düşünüyorum. Oysa henüz yazmadınız. Hiç aklınızdan geçmedi mi?

Aslında yazdım ama yayımlatmadım. Bunların bir bölümü içime sinmedi ve üzerinde yeniden çalışırken de “çok kısa hikâye” olmaktan çıktılar. Bu tarz, biraz ketumluk gibi geliyor bana. Söylemek istediğimi söyleyememişim duygusuna kapılıyorum. Böyle birkaç öyküm var, şimdilik bir kenarda bekliyorlar.

Roman ve öykü ayrı bakışlar, ayrı birer göz istiyor. Siz bir öykü kitabının ardından roman yazıyor, sonra yeniden öyküye geçebiliyorsunuz. Bir söyleşinizde öykü ve romanı eşzamanlı yazdığınızı söylemiştiniz. İki tür arasında geçişkenliği sağlamak zor olmuyor mu?

Yirmi beş yıllık yazın yaşamımda on öykü kitabına karşılık üç romanım var. Ben hep öyküyle iç içe oldum. Ama bir yandan romanlar da kendi yataklarında geliştiler. Örneğin 1998 yılında yayımlanan ilk romanım Dönüş’ün ilk taslakları seksenli yıllara uzanır. Hatta, 2004 yılında yayımlanan Suda Bulanık Oyunlar’la ilgili notlarım ondan da öncedir. Öyküyle romanı birlikte yazdım. Romanların bu kadar uzun bir zamana yayılmasının nedeni ise, öykülerimi dinlendirdiğim dönemlerde romana dönmemdir. Başka bir deyişle, metin beni çağırdığı zaman yazabildiğimden en çok çağrıyı da öyküden alıyorum. Bir öykü kitabım yayımlandıktan sonra, şimdi de bir roman yazayım demedim. İkisiyle birlikte yol aldım hep. İki türün birbirini kışkırttığını da söyleyebilirim. Romana çalışırken öyküyü özlüyorum örneğin. Ya da tam tersi, bir öyküde tıkandığımda romana kaçıyorum.

Üç roman yazdınız ama pek çok okur için “öykücü” Cemil Kavukçu’sunuz. 2005’te yayımlanan son romanınız Gamba’yı yazdıran, bir yatak değiştirme isteği miydi?

Ben de kendimi “öykücü” Cemil Kavukçu olarak görüyorum. Yatak değiştirmek sizin isteğinizle, ya da “ha deyince” olmuyor. Yazmaya başladığınız günden itibaren yol aldıkça yatağınız da kendiliğinden (az ama çok) değişiyor. Bu düz-doğrusal bir değişim olmayabilir; uzun yıllar aynı çizgide gidip bir sıçrama da yapabilirsiniz. Gamba’daki arayış, başından beri yazdıklarımdaki arayıştan farklı değil. Varış noktası olmayan bir yolda yürüdüğümü biliyorum.

Semih Gümüş, Gamba’yı eleştirirken bu romanın, öykülerinizin gerisinde kaldığını imâ etmişti. Ne dersiniz bu eleştiri için?

Semih Gümüş’ün romanlarım hakkında böyle bir kanısı var. Dönüş için, “Kendisinin de romanıyla tam bir barışıklık içinde olmadığını görüyorum” demişti. Oysa ben, özellikle o romanımla son derece barışık olduğumu düşünüyorum. Gümüş’ün dışında bazı okurlardan da benzer eleştiriler aldım. Bunu çok doğal karşılıyorum ama bu eleştiriler benim romanlarıma bakışımı etkilemiyor. Cortazar, “Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanmak zorundadır.” demiş. Burada türlerin etkileme biçiminin de bir payı olsa gerek. Örneğin, Dönüş’ü çok seviyorum. Her üç romanımın da bende çok özel yeri var.

Romanlarınız söz konusu olunca “politik yanın” eksikliği de söz konusu edildi. Sanat yapıtıyla siyaset ilişkisi üzerine bu bağlamda bir şeyler söylemek istersiniz belki…

Bireyi öne çıkaran romanlarda bile, bireyi biçimlendiren toplumsal yapı, politik bir yan vardır. Bir dönem kurgunun gerçeği, “toplumsal gerçekçilik”, “bireycilik” olarak iki kutba ayrılmıştı. Günümüzde artık böyle bir ayırım yapılmıyor. Sanatçının dünya görüşü ile sanat yapıtının siyasi bir görüşün sözcülüğünü yapmasını ayırmak gerek. Sanatı ve edebiyatı siyasi bir görüşü savunmak için kullandığınızda ortaya güdümlü sanat çıkar ki, zamana karşı son derece dayanıksızdır. Sanatın odağına insanı oturttuğunuz zaman “politik yan” da duruşunu alıyor. Carlos Fuantes bir söyleşisinde şunları söylüyor: “Bir yazar politik konulara değinebilir ya da kendisini bu konulardan tamamen soyutlayabilir. Politikayla ilgilenmek bir yazar için görev değildir. Yazarın sadece dile ve düş gücüne karşı sorumlulukları vardır.”

Öykülerinizdeki çarpıcı şiirsellik, şiirle çok yakın bir ilişkiniz olduğunu düşündürüyor. Oysa öykülerinizin içinde ya da kitaplarınızda -örneğin epigraf olarak bile- dizelere rastlamıyoruz. Kendi özel alanınıza mı saklıyorsunuz şiiri?

Genç yaşta ustalığını kanıtlamış bir şairden böyle bir değerlendirme almak çok hoş. Öykü dilimin şiirsel olduğu söyleniyor ama ne yazık ki benim şiirle çok yakın bir ilişkim yok. İlk gençlik yıllarımda böyle bir hevese kapılarak şiir yazmaya çalışmıştım. Kolaymış gibi görünen bu uğraşın dünyanın en zor işi olduğunu anlayınca da hemen bırakmıştım. Bir daha da böyle bir işe hiç girişmedim. Cemal Süreya öykü için “şiirin uzun saçlı kız kardeşi” demiş ya, şiirle aramdaki de öyle bir akrabalık işte.

“İnegöl’ü yazmak isterdim” demiştiniz. Çocukluğun, ilkgençliğin geçtiği taşrayı. Kimi zaman çarpıcı bir lirizmle, kimi zaman çocuk öykü kahramanlarıyla iç burkucu bir çocukluk özlemi ortaya çıkıyor öykülerinizde. Çocukluk, sizin için de “sahip olunan en değerli şey” mi?

Evet, geçtiğim bütün yollar sonunda beni hep çocukluğuma çıkarıyor. Geçmişime ve çocukluğuma çok bağlıyım. Yazdığım öykülerin çoğu bu kaynaktan besleniyor. Çocukluğun o kadar da mutlu bir dönem olmadığını düşünüyorum. Büyüklerin denetimi var, baskılar ve korkular var. Yani yaşamın güvensiz bir bölümü. Bu yüzden de silinmeyen izler bırakıyor. İnegöl’ü, ama bugünkü değil, çocukluğumu yaşadığım o küçük kasabayı yazmak istedim hep. Yazdım da. Konuşmamızın başında da söylediğim gibi, var olmayan bir coğrafyayı sözcüklerle yeniden kurmaya çalıştım. Eski yazlık sinemayı, kışlık sinema salonlarını hâlâ rüyamda görürüm. İnegöl-Bursa arasında çalışan benzinli Austin otobüsleri hiç unutmadım. Çayırları, meyve bahçelerini, balık avladığımız tertemiz dereleri özlüyorum.

Öykülerinizde ironi ve mizah öğeleri de karşımıza çıkıyor. Bu yoğun lirizmin içinde ironi ve mizahın nasıl bir işlevi var?

Yaşam da öyle değil midir? En üzgün olduğumuz anda bile bizi gülümsetecek bir durumla karşılaşıveririz. Öykülerimi yazarken yaşamın bütün cıvıltısını hissetmek ve bunu hissettirmek istiyorum.

Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak adlı kitabınızdaki “Nolya” öyküleri, sizi tanıyan okurların unutamadığı, unutamayacağı metinler. Nolya adlı bir öykü kitabı yayımlayacağınız bile konuşuldu. Şu sıralar ne yazıyorsunuz; tezgâhta neler var?

Nolya’nın bir bölümü Can Cep kitapları serisinde tek bir öykü olarak yayımlandı. Belki konuşulan budur. Yaşamımın bir yılını anlattığım bir metin üzerinde çalışıyorum. Otobiyografik bir roman değil bu, anı da değil. Yazılanları -edebi niteliği olanları tabii- bir türün sınırları içinde tanımlamaya gerek yok aslında. Günümüz edebiyatında türler arasındaki sınırlar iyice saydamlaştı. Sözünü ettiğim çalışmamın dışında yazdığım öyküler var. Zaman zaman Sözcükler dergisinde yayımlıyorum yeni öykülerimi.