Söyleşi | Başak Bingöl (Kitap Zamanı 114, Temmuz 2015)

İspanyol yazar Javier Marías’ın daha önce Duygusal Adam, Yarınki Yüzün, Ufkun Öte Yanı, Yarın Savaşta Beni Düşün ve Yazınsal Yaşamlar kitapları Türkiye’de okurla buluşmuştu. Yazarın en bilinen romanlarından Karasevdalılar da geçtiğimiz günlerde ilk kez dilimizde yayımlandı. Romanları 42 dile çevrilen ve yaşayan en önemli romancılardan biri kabul edilen Marías’la Karasevdalılar, yazı hayatı, çeviri, anadil ve diğer kitapları hakkında söyleştik.

Kurmaca yazmanın dışında El País’te köşe yazarlığı da yapıyorsunuz. Çevirileriniz var. Bir yayıneviniz olduğunu biliyoruz. Bütün bu işler birbirini nasıl etkiledi, etkiliyor? Yaratıcı yazarlık, gazete yazarlığı ve çeviri birbirinden farklı yazma türleri, nasıl bir etkileşim içindeler yazarlık serüveninizde?

Evet, yetmişlerde ve seksenlerde muazzam yazarlardan, zorlu yazarlardan epey çeviri yaptım. Ama otuz yıldır, birkaç şiir dışında -o da sadece keyif aldığım için- hiç kitap çevirmedim. Bir yayınevini yönettiğimi söylemekse biraz abartılı olur: Sadece senede bir iki kitabı yayımlanmak üzere seçip finanse ediyorum; az bilinen ya da unutulmuş şeyler ve aslına bakarsanız bu durum benim “yayıncı” olarak görülmemi gerektirmez. Her halükârda yaratı ile tercüme arasındaki ilişki benim için çok yakın, iki faaliyeti neredeyse birbirinden ayrı görmediğimi söyleyebilirim. Elbette tercüme işinde insan metni ne yeniden icat edebilir ne de var olanı ortadan kaldırabilir, oysa kendi eserlerinde bunu yapabilir. Yine de kendi metinlerimde de yazdığım ilk taslağın her sayfası bir tercüme metnin ilk haline benzer. İşte üzerinde çalıştığım, düzelttiğim, yeniden şekil verdiğim de bu taslak metindir – tıpkı çevirilerde de olduğu gibi, tabii belirttiğim o (büyük) farklılıkla beraber düşünmek kaydıyla… Basındaki makalelere gelince, bu başka bir şey, makale yazmak olup bitenleri, gündemi takip etmeye zorunlu kılar beni ve söz konusu yazılarda duruşumu gerekçelendirmeyi ve savlarımı ortaya koymayı gerekli görürüm; kurmaca karakterler ya da anlatıcıların hissetmediği bir mecburiyet bu. Bu anlamda roman yazdığımda daha hakiki, daha özgür ve daha ‘yabanıl’ oluyorum. Çünkü orada bir şeyi iyileştirmek için de, umut vermek için de, bana hatalı ya da kötü gelen şeyleri ifşa etmek için de bir sebebim yok. Romanlarda daha muğlâk, belki daha karmaşık, aynı zamanda daha çelişkili olabiliyorum. Basına yaptığım katkılardan vazgeçebilirdim ama romanlarımdan vazgeçmek daha zor olurdu.

Romanlarınızda çeviri edimine ilişkin referanslar, anlatıcılarınızdan çevirmen olanlar var. Oxford’da çeviri kuramı öğrettiniz. Çevirinin yaşamınızdaki, kariyerinizdeki ve romanlarınızdaki yeri nedir?

Çok önemli. Aslına bakarsanız kendi dilimizin içinde de durmaksızın tercüme faaliyeti yapıyoruz zaten, anne babalarımızla konuşurken, kadınlarla, erkeklerle, gençlerle, bir taksiciyle ya da yargıçla konuşurken, kamusal alanda ya da özel ortamlardayken asla aynı dili kullanmıyoruz. Gayriihtiyari her durumda hangi kayda başvuracağımızı seçiyoruz. Aslında iki insan da birbirinin tıpatıp aynı dili konuşmuyor, her birinde küçük farklılıklar var. Yazar da belli anlamlarda düşüncesini kelimelere dökerken tercüme yapar, herhangi bir açık ifadeden yoksun olan şeyi dillendirmek zorunda olduğu şeye dönüştürürken tercüme yapmış olur. Amorf ve ne idüğü belirsiz bir şeyi, oldukça kesin ve anlaşılabilir bir şeye dönüştürür. Öyle ki, insan hakiki sesinin nasıl olduğunu asla bilemez. Bu mütemadiyen değişmektedir çünkü. Yazar neredeyse söylenmesi imkânsız olanı söylemenin bir yolunu bulmaya çalışır, tıpkı bazen birbirinden son derece farklı dil çiftleriyle tercüme yapan ve zor bir metni diğer dile aktarmaya çalışan tercümanın yaptığı gibi…

Kitaplarınızın çevirmenleriyle ortak çalışır mısınız? Mesela Türkçede geçtiğimiz günlerde yayımlanan Karasevdalılar’ın çevirmeniyle iletişiminiz oldu mu?

Hayır, anımsadığım kadarıyla kitaplarımın Türkçe çevirmenleri genellikle benimle iletişime geçmedi. Onlara çok yardımım dokunacağını da sanmıyorum, belki de bu yüzdendir. Ancak diğerleriyle ortak çalıştığım oldu: eskiden daha fazla vaktim varken, kitaplarımın bildiğim üç dile (İngilizce, İtalyanca, Fransızca)  ait çevirilerini gözden geçiriyordum. Şu aralar sadece çevirmenlerin sorularına ve tereddütlerine yanıt vermekle yetiniyorum. Hatırladığım kadarıyla kitaplarımı Almanca, Macarca ve Felemenkçeye tercüme eden çevirmenlere de yanıt veriyorum. Ben de bir çevirmen olduğumdan ve Conrad’a, Sterne’e, Stevenson’a, Sir Thomas Browne’a veya Faulkner’a hiçbir şey soramadığımdan kendi kitaplarımın çevirmenlerine olabildiğince yardım etmeye çalışıyorum. Thomas Hardy’ye “Burada ne demek istemiş olabilirsiniz allasen?” diye sormayı çok istemişimdir mesela.

Bir söyleşinizde “Yıllarca yazdıklarımın çeviri gibi olduğunu söylediler, ki bu benim için bir övgüydü.” demişsiniz. Bu bana anadilinden –ve Joyce etkisinden– kurtulmaya çalışan Beckett’ı hatırlattı. Sizin anadilinizle ilişkiniz nasıl ve bu ilişki üslubunuzu nasıl etkiliyor? İspanyolca dışında bir dilde yazmayı hiç düşündünüz mü?

Nabokov, kendi dili olan Rusçadan İngilizceye geçiş yapmayı bir sarayda yaşarken konforlu bir apartman dairesine taşınmaya benzetir. Üstelik Nabokov’un zengin bir İngilizcesi vardır. Dolayısıyla İspanyolcayı bırakır ve en iyi bildiğim, yazışmalarımda kullandığım dil olan İngilizceye geçersem korkarım benim için de aynısı söz konusu olur. Dolayısıyla benim açımdan anadil önemlidir; sahip olduğum hâkimiyet alanı açısından, içindeki güvenli hareket serbestisinden ve elimin altında bulunan kaynaklardan ötürü. Ama bu belirleyici değil. İnsanın metinlerini kaleme aldığı dil önemli ama tali bir konudur. Demek istediğim, Proust’un pekâlâ İtalyanca ya da İngilizce yahut Henry James’in Fransızca yazdığını da düşünebilir insan ya da denizi bırakıp yazar olmaya karar verdiğinde az kalsın Fransızcayı seçecek olan Conrad’ın da pekâlâ Fransızca yazdığını düşünebiliriz. Neden olmasın? Bir tercüman bunu yani her şeyin bir başka dilde de ifade edilebileceğini, ufak tefek istisnalar haricinde gayet iyi bilir. Dolayısıyla, evet diyebilirim ki benim İspanyolcam ‘arı’ türde tipik bir İspanyolca değildir, bildiğim diğer dillerden öğelerin içinde olması muhtemeldir, insan birden fazla dil bildiğinde kendi dilinde olmayanlara öykünür ve elbette dilin yanlış kullanımlarına vardırmadan metnine bunları dâhil etmeyi arzular. İkna edici olma isteğiyle yapar bunu. Tarih boyunca diller birbirini etkilemiştir, yabancı öğeler benimsenmiş, bu da dilleri zenginleştirmiştir. Buna devam etmemek ve kendi dilimizi daha esnek, daha çok olasılık barındıran bir hale büründürmemek için bir sebep var mı?

Bir makalenizde “Herkes roman yazıyor, roman yazarak hayatınızı kazanamazsınız, bu size ölümsüzlük de getirmez ama yine de yazmaya değer, çünkü kaçmanın tek yolu budur.” diyorsunuz. Karasevdalılar’da da şu cümle var: “Kimse sizden istemeden oturup çalışmak için biraz anormal olmalısınız.” Bu alıntılar ışığında, yazmak sizin için bir kaçış mı?

Nereden baktığınıza bağlı olarak hem evet hem de hayır. Genellikle romanlarımda hâlihazırdaki dünyanın durumuyla, nasıl olduğumuzla ve kişisel olarak ilgilendiğim, merakımı celbeden meselelerle uğraşırım ve tabii hepimizin hayatında olup biten şeylerle; sır, ihanet, aldatma, bilmenin rahatlığı, bilmenin imkânsızlığı, fark edilen şeyin ağırlığı, kimsenin bugünün sahibi olmaması, ikna ve şüphe gibi konularla… Bu anlamda ‘gerçeklerden kaçan’ biri olduğum söylenemez. Gelgelelim, bir romanın yazılma sürecine gömüldüğümde gerçeklikle bağlantılı olmasına rağmen kurmaca bir dünya tasavvur ederim. İcat edilmiş karakterlerle saatlerce, günlerce, aylarca birlikte yaşarım ve bu anlamda daha nahoş ve sıkıcı bir gerçeklikten kaçıp sığınabileceğim bir dünya vardır ‘elimin altında’. Herhangi başka bir romancının da yapabileceği gibi, bu aynı zamanda neler olup biteceğine benim karar verdiğim ve kontrol ettiğim bir dünyadır. Ve bazen olup bitenler yürek burkan tarzda gelişse de bu da benim ölçütlerime göre düzenlenmiştir. Ayrıca bir başka röportajımda gerçekliğin de son derece sıkıcı bir romancı olduğunu söylemiştim, zira bir romanın en ikna edici, en uyumlu dünyası kimselerin kabul etmeyeceği, akla hayale gelmeyecek, inanılması güç şeyleri barındırır içinde.

Zamanın Karanlık Sırtı adlı romanınızı yaşamınızdan izler taşıdığı için “sahte roman” diye tanımlıyorsunuz. Sahte ve gerçek roman arasındaki çizgi nedir? İnce bir çizgi mi bu?

Hayır, o kadar ince değil. Negra Espalda Del Tiempo’da [Zamanın Karanlık Sırtı] anlatıcının adı Javier Marías ve romanda anlattıkları da olup bitmiş, çoğunluğu doğrulanabilecek şeyler. Küçük bir serbestlik haricinde bu anlatı bir kurmaca değil, öte yandan diğer romanlarımda sağlaması yapılabilecek hemen hiçbir şey bulunmaz. O romanlarda anlattığım filanca şeyin hayatımda bir şeylere tekabül ettiğini kimse öne süremez. Sizin söylediğiniz bir varsayım, kanı, faraziye. İşin aslı öteki romanlarımın hepsi kurmaca, gerçi insan kendi deneyimlerine sık sık başvurur elbette. Cervantes’ten bu yana bütün roman yazarlarının yaptığı gibi.

Karasevdalılar’ın anlatıcısı bir kadın ve ismi (María) soyadınızla benzerlik taşıyor. Kadın anlatıcı nadir tercih ettiğiniz bir ses. Neden bu romanı María anlatıyor ve kadın bir anlatıcının zorlukları, kolaylıkları neler sizin için?

Üçüncü kişiyi de tercih edebilirdim ama 1986’dan itibaren bütün romanlarım birinci şahıstan yazıldı ve buna çok alıştım. Hikâyenin, başkahraman María Dolz’un deneyiminden ve bakış açısından aktarılması gerekiyordu. Başka şansım yoktu. Dolayısıyla başta çok tedirgin biçimde koyuldum bu işe. “Bu anlatıcı erkek anlatıcılarım gibi konuşamaz ve onlar gibi şaka yapamaz.” diye düşündüm örneğin. Ta ki erkekler ile kadınlar arasında pek çok fark bulunmasına rağmen anlatma, tarif etme ve düşünme tarzlarında –benim anlatıcımın yapacağı üç etkinlik açısından– çok fark olmadığını anlayana kadar sürdü bu tedirginlik… Derken ‘gevşedim’ ve rahatladım. Neyse ki kimse beni inandırıcılığı zayıf bir kadın karakter yaratmakla suçlamadı ve bu konuda eleştirmedi.

Karasevdalılar zaman, ölüm, yas, suç ve ceza hakkında, en çok da gerçeğin kendisi hakkında bir yorum olarak da okunabilir. Bir açıdan romanlarınızın teorik bir boyutu da var, metin felsefe dersleriyle dolu denilebilir. Sizce bu edebi düşünme mi? Bunu sorarken edebi düşünce ile felsefi düşünce arasındaki, sizin de bir yazınızda işaret ettiğiniz ayrımı unutmuyorum.

“Ders” kelimesini sevmiyorum. Asla bir ‘sav’ı olan, ‘eğitici’ ya da ‘mesaj veren’ romanlar yazmadım. Tam aksine, metinlerimde tıpkı her şeyi olduğu gibi, muğlâk ve belirsiz olanı da yansıtmaya çalıştım. Bazen bir romanın bir yargının tam aksi olduğunu söylerim. Bir yargıda bir olayı tahlil eder, bir suç ve suçsuzluk tespiti yaparız. Bir romanda ise nedenlere eşlik ederiz, bu gösterilir bize, bunun nasıl mümkün olduğunu görürüz ve burada en az önem taşıyan hükümdür, romanın böyle bir sorumluluğu olamaz. Eğer mutlaka bir işe yaradığından söz edeceksek, roman dünyayı daha net görmemize, anlamamıza yardım eder kuşkusuz – onu yargılama gücümüze değil. Faulkner edebiyatın gecenin karanlığında bir tarlanın ortasında yanan bir kibrit olduğunu söyler; ilk anda aydınlanan, çevremizdeki devasa karanlıktır. Daima zifiri karanlık yerler olacaktır ve aydınlık yerlere göre daha karanlık yerler de. Edebiyat bizim için ilkine ışık tutar, diğerleri konusunda da belki biraz yardım eder. Hepsi bu kadar…

Karasevdalılar’da anlatıcı ‘şimdiki zaman’ın en güçlü zaman olduğunu ve geçmişi ezip geçtiğini söylüyor. Zamanın romandaki rolü ne?

Şimdiki zaman kipi değil sadece ve sadece şimdiki zaman. Çoktan olup bittiğinden ve geçmişte kaldığından, artık düşünme eğiliminde olmadığımız, gerçekleşmeyen şeyler… Şimdiki zamanın kaçınılmaz bir gücü vardır, onun içinde yerleşik durumdayızdır ve şimdiki zaman artık var olmayanı –bir zamanlar onca gerçekliğe sahip olsa da artık var olmayanı– giderek silikleştirmeye ve muğlâk hale getirmeye adanmış bir karakterdedir. Bu anlamda bakıldığında tahripkâr bir mekanizmadır veya belki de kurtarıcı bir mekanizma. “Geçti artık olmayacak” cümlesi daima bir avuntu sunar, adeta dehşetengiz bir şeyin artık sona ermesi bu dehşetengiz şeyi silip götürmeye yetecekmiş gibi. Böyle değildir elbette ama bu inanışla kendimizi avuturuz. Bu “geçti tamam” aynı zamanda çocuklar yaralandığında, canları acıdığında annelerin de sarf ettiği bir sözdür. Çocuğun acısı devam etse de artık olay devam etmiyordur, bitmiştir. Ve bu da bizi rahatlatır.

Kitapta mükemmel çift hakkında yazarken “uyum” ve “dünyadaki düzen” gibi ifadeler kullanıyorsunuz. Ama mükemmel çift romanın daha başından çözülüyor, sonrası kaos… Mükemmel olan mümkün mü, yoksa sadece aşkta değil hayatta da kaosa mı mahkûmuz?

Düzenin içinde bile belli dozda kaos vardır ya da kusursuzluk, beklenmeyen şeyler yahut acı çekme vardır. Yeats’ten çevirdiğim bir dizeden sık sık alıntı yaparım, mealen şöyle der: “Karmaşa olmadan bir şey yoktur. En çok sevdiğimiz insanın bile hoşumuza gitmeyen bir şeyi vardır ve en nefret ettiğimiz insanın bile hoşumuza giden bir tarafı.” Bunun doğru olduğunu sanıyorum. Bununla birlikte, bir romanda ya da filmde çatışma olmaması imkânsızdır neredeyse, olayların çarpışmaması ve eğilip bükülmemesi imkânsızdır. Değil mi? Bir romanda uzun süren “kusursuzluk” sıkıcı olurdu. Eğer olabilirse gerçek hayatta öyle bir şey sıkıcı olmaz. Bunun için onu mümkün olduğunca korumaya çalışmaz mıyız?

Karasevdalılar eserlerinizi okumaya başlamak için ideal bir kitap olarak tanımlanıyor. Siz de bu görüşe katılır mısınız? Yoksa kronolojik bir okuma mı önerirsiniz?

İlk romanını 1971’de (on dokuz yaşındayken) yayımlamış bir yazarın 2011’de  basılan kitabının okumaya başlamak için ideal kitap olması üzücü olmaz mıydı sizce de? Elbette, çok uzağa gitmeye gerek yok, tarihsel sıralama da çok önemli değil. Gelgelelim Yarınki Yüzün kitabını okuyan okur (benim zevkime göre yaptıklarım içinde kötünün iyisiydi, dolayısıyla daha iddialıdır) belki de önce Todas las Almas (1989) kitabını okumuşsa daha çok zevk alır, hatta Negra Espalda del Tiempo’yu (1998) okumuşsa daha da fazla… Çünkü Todas las Almas’ın ve Yarınki Yüzün kitaplarının anlatıcısı aynıdır ve Negra Espalda del Tiempo’nun anlatıcısının da Todas las Almas kitabıyla ilişkisi vardır. Ama hepsi bağımsız olarak da okunabilir. Tüm dünyada iki milyondan fazla satan Beyaz Kalp kitabını önerenler de var ya da Yarın Savaşta Beni Düşün kitabını… Bana sorarsanız Todas las Almas’a özel bir zaafım var ama bundan ötürü en iyi eserim olduğunu da düşünmüyorum. Bilmiyorum, aslında bu sıralama konusu benim için önemli değil. Zaten şu anda hayatta olmayan hangi yazarı tarihsel sıralamaya göre okuduk ki? Dickens, Faulkner, Tolstoy veya Melville’in hangi kitabını yayımlanma sırasına bakarak okuduk? Hemen hiçbirini.

(Türkçesi: Saliha Nilüfer)