Söyleşi | Can Bahadir Yüce (Kitap Zamanı 115, Ağustos 2015)

Günümüzün önemli romancılarından Tim Parks bir süredir denemeleriyle de adından söz ettiriyor. New York Review of Books dergisine düzenli olarak yazdığı yazılarda çağımızda edebiyatın durumunu, değişen okuma alışkanlıklarını, yazar-okur ilişkisini ve daha birçok konuyu farklı açılardan, klişelere yüz vermeden ele alıyor. Europa, Kader, Sevgili Mimi gibi romanları Türkçeye çevrilen yazarın denemeleri geçtiğimiz günlerde Where I’m Reading From (Ben Buradan okuyorum) adıyla kitaplaştı. Parks’la kitabını ve kitapların değişen dünyasını konuştuk.

Kitabınızı okurken Arthur Koestler’in sözü akla geliyor. Koestler şu unutulmaz tespiti yapmıştı: “İngilizce, Fransızca, Almanca veya İspanyolca dışında bir dilde yazan bir yazar, çevirmene çalışır.” Katılıyor musunuz?

Sanırım Koestler sözlerinin daha etkili olması için her zamanki gibi abartıyor. Ama elbette sınırlı okur kitlesine ulaşan dillerde yazan bazı yazarlar çevirmeni akıldan çıkarmadan yazmaya meyilli olacaktır, özellikle de uluslararası başarı hırsları varsa.

Edebiyat ödüllerine, özellikle Nobel’e eleştirel yaklaşıyorsunuz. Ödüller tamamen mi gereksiz, yoksa yeniden tanımlanmaya mı ihtiyaçları var?

Edebiyat ödülleri, küresel edebiyat cemaatini ve kitaplar hakkında küresel bir sohbeti sağlamlaştırma modasının parçası. Ödüller kaçınılmaz ve değerlendirmeleri de kaçınılmaz olarak büyük ölçüde anlamsız. Onları ne iyileştirmenin faydası var ne de tamamen ortadan kaldırma konusunda bir umut görünüyor. Yapabileceğimiz tek şey gülümseyip ödülleri ciddiye almamak.

“Çekici bir romanı severim, karmaşık bir romanı severim ama ona ihtiyacım olmadığına eminim.” diyorsunuz. Yazarlar (ve okurlar) edebiyatın önemini abartıyor mu?

Elbette abartıyorlar. Yazarlar için edebiyatın çok önemli olduğunu düşünmek kesinlikle cesaretlendirici, okurlar da alışkanlıklarının erdemli hatta kurtarıcı olduğunu düşünmek istiyorlar. Söylemeye gerek yok, edebiyatı seviyorum ve zihinsel yaşamımızı keyiflendirmek ve güzelleştirmek için her türlü imkânı da verdiğini düşünüyorum. Ama şunu da hatırlamak gerekir ki binlerce yıldır insanlığın büyük bölümü okur-yazar değildi. Bunun onları aptallaştırdığını ya da mutsuz ettiğini söylemek için elimizde hiçbir delil yok.

Kitaptaki birçok deneme küreselleşme çağında edebiyatın durumu hakkında. “Küresel yazar” kavramına nasıl bakıyorsunuz (örneğin Türkiye’de Orhan Pamuk “küresel yazar” olarak niteleniyor)? Bu sadece bir pazarlama yöntemi mi yoksa daha fazlası mı?

Bence bundan daha fazlası. Uluslararası bir edebiyat topluluğunun var olması, yazarları öncelikle ulusal bir kitleye mi uluslararası bir kitleye mi yazdıklarını düşünmeye zorluyor. Tam bilincinde olmasalar da bu yine de işleyen bir süreç. Pamuk’un durumuna gelince, kariyerinin ilk dönemlerinde nasıl büyük bir uluslararası ödül alabileceği konusunda bir tartışma yaşandığını söyleyen ona yakın bazı insanlarla konuşmuştum. Bu bir suç da değil. Ama bir yazarın çalışma biçimini koşullandırdığına şüphe yok.

Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki okurlara yazdığını söylüyorsunuz. Türkiye’de de böyle düşünen yazarlar, eleştirmenler var. Bu sizce edebi bir tartışmanın konusu mu yoksa etik bir sorun mu? Rüşdi, Pamuk gibi isimleri oryantalist mi buluyorsunuz?

Bunun etik bir sorun olduğunu düşünmüyorum ama eğer bir tanıtım biçimi yazarın eserini ticari amaçlarla yanlış bir şekilde sunarsa o zaman etik bir sorun olabilir. “Oryantalist” kelimesini kullanmıyorum ya da o terimlerle düşünmüyorum. Bir kültürü diğerine bildirmeye çalışan gezi kitabını anlarım. Ben de birkaç tane yazdım. Daha çok kendini Hint, Çinli ya da Nijeryalı diye sunan ama aslında o ülkeler hakkında Avrupalı ya da Amerikalı bir algıya yazılmış olan bir roman konusunda daha çok şüpheciyim. Ama hepimizin çok sayıda ülkeyle tanışmaya çalışmamız küreselleşmenin doğasında var ve bu durum basmakalıp düşünceleri zayıflatmaktansa güçlendiriyor.

Küresel çağda yazar adayının aşması gereken en büyük engel ne, özgünlük mü?

Her genç yazarın en önemli sorunu bir yayıncı bulmak ve para kazanmak. Bununla birlikte, söz konusu durum, yazılan okur kitlesinin ne olduğunu anlamaya gelince bence bazı özel sorunlar da doğuruyor. Eserim kime hitap ediyor? Ben büyürken bu belki de otomatik olarak ulusal bir kitleydi. Şimdi işler daha karışık. Özgünlük benim için yüklenilmesi çok zor, büyük bir kelime.

A. B. Yehoshua bir Akdeniz kimliğinden söz etmiş, bu coğrafyada yazar hangi dilde yazarsa yazsın Akdeniz kimliğinin bir parçası olacağını söylemişti. İtalya’da yaşayan bir İngiliz yazar olarak Akdeniz kimliği üzerine hiç gözlem yaptınız mı?

Dürüst olmak gerekirse diğer Akdeniz ülkelerinin edebiyatları hakkında çok bilgim yok. İnsan Libya, İtalya, Türkiye, İsrail, Fransa, Tunus, Hırvatistan edebiyatlarında benzer güçlü izler bulunabilir diye düşünüyor ama bu konuda bir şey söyleyebilecek kadar çok okumadım.

Kitaptaki en etkileyici denemelerden birinde, Makyavel’in Prens’ini Irak Savaşı yıllarında çevirdiğinizi ve çeviri ediminde dış dünyada olan bitenden etkilenmemenin imkânsız olduğunu söylüyorsunuz. Bölgemizdeki karmaşa Ortadoğu edebiyatlarına da ilgi duymanıza yol açtı mı?

Şu an masam küme küme kitapla dolu, çoğu tanıtımı yazılacak ve bir derece ilgilendiğim kitaplar (temel olarak zihin, bilinç ve nöroloji hakkında). Çok nadir yeni bir ilgi alanı için vakit bulabiliyorum. İlgilenmediğim kitaplarsa güncel siyasi olaylar hakkında: IŞİD, rehine krizleri, Sünni-Şii çatışmaları. Yerel bir okur kitlesi için yerli yazarlar tarafından yazılmış Ortadoğu edebiyatını daha yakından tanımak isterdim. Ama korkarım ki bu büyük bir kültürel eğitim projesi anlamına gelirdi ve İngilizcede bunun için kaç kitap var bilmiyorum. O nedenle itiraf etmeliyim ki o alanda çok az okudum.

Önsözde şu temel soruyu soruyorsunuz: “Nihayetinde, kitaplar bir şeyi değiştirir mi?” Bir cevaba varabildiniz mi?

Malum W. H. Auden kitapların bir şeyi değiştirmediğini söyler. Benim kendi görüşümse kişisel hayatlarımızda kitapların da diğer pek çok karşılaşma gibi bazı şeyleri iyiye ya da kötüye doğru değiştirebileceği yönünde. Kitapları buluşmalar olarak görüyorum. Her şey olabilir. Genellikle yeni bir tanışma hızla unutulur ama bazen belirli bir zihin ya da tavrın bir anda sizin eğiliminizle örtüştüğü olur. Bu durumda bir kitap dünya görüşünüzü ve düşünme biçiminizi değiştirebilir. Beckett bana bunu yapmıştır. Bernhard da öyle. Ve daha az bilinen bir İngiliz yazar Henry Green de. Ama bunlar çok kişisel şeyler. Her zaman kitabın niteliğine bağlı değil, daha çok iki zihnin buluşmasının doğasına bağlı.