Söyleşi | Can Bahadır Yüce (Kitap Zamanı 82, Kasım 2012)

Hilmi Yavuz, beş yıl aradan sonra yayımladığı yeni şiir kitabı Yara Şiirleri’yle sevindirdi okurlarını. “Yara” temalı şiirlerden oluşan kitap, tasavvufa ve toplumsal durumlara ilişkin göndermeleriyle öne çıkıyor. Usta şair, Yara Şiirleri’ni Kitap Zamanı’na anlattı…

Beş yıl aradan sonra ilk şiir kitabı… Uzun bir ara değil mi bu? Bildiğim kadarıyla ilk kez bu kadar ara verdiniz şiir yayımlamaya…

Evet. Son şiir kitabım Kayboluş Şiirleri 2007 yılında yayımlanmıştı. Tespitin doğru: İki şiir kitabım arasında ilk defa bu kadar uzun bir süre söz konusu. Bakıyorum da, geçmişte en fazla üç yıl arayla yayımlamışım şiir kitaplarımı. Yaşlanınca şiir yayımlama konusunda daha mı titiz oldum; -herhalde öyle!  Her yeni şiir kitabının bir öncekini aşması, şairin kendisini bir önceki kitabında tutturduğuna inandığı düzeyin üzerinde bir performans gösterdiği konusunda ikna etmesi gerekir. Bu ‘ikna’ işinin, yaşlı bir şair olarak bende giderek daha da müşkülpesent bir tavra dönüştüğünü söyleyebilirim. Şunu demek istiyorum: İnsan, yaşı ilerledikçe, Yahya Kemal’in “Mısra, haysiyetimdir!” sözünün anlamını daha iyi kavrıyor…

Bence ‘güncel olan’a ilk kez bu kadar çok sayıda açık gönderme var bir Hilmi Yavuz kitabında. Bunun sebebi ne?

Pek de ilk kez değil! Biliyorsun, Ayna Şiirleri’nde de, senin deyişinle ‘güncel olan’a açık göndermeler vardı. Hatta belki de, bu konuda Söylen Şiirleri’ndeki “Orpheus’a Şiirler” bir milat bile sayılabilir. Hatırlayacaksın, “Orpheus’a Şiirler”,  “her şey kanser! bu sayrılı ve çorak kentten/ pis, murdar/ hüzünler bile kurtar-/ amaz olduk… çok gördüler…” diye başlar. Nedenine gelince: Varoluşuma ya da, haydi Galib gibi söyleyeyim, zâtıma hoşça bakamıyorum artık!

“Bir Marş:” adlı şiirde gönderme yaptığınız Piyade Marşı’nın sizde bir anısı var mı, merak ettim. Varsa askerlikle ilgili bir anı mı bu?

Piyade Marşı’nın bende hatırası yok! Sadece Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrencisiyken yürüyüşlerde söylediğimiz marşlardan biriydi. Bu marştaki “her yaram bir çiçek gibi” sözü, ‘yara’nın olumsuz göndermeleriyle, ‘çiçek’in olumlu göndermeleri arasındaki karşıtlık bağlamında ilgimi çekmişti; -Mahir’in “ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısrasındaki karşıtlık gibi; dahası, Apollinaire’in Paris sokaklarında yürürken, çocukların, adı ‘Rose’ olan yaşlı bir acuzeye, “merde à R[r]ose!” diye bağırdıklarını işittiğinde düşündüğü neyse, onun gibi…

Eski şiirlerinize atıflar var kitapta. Dönüp şiir yolculuğunuza bir tür selam vermek gibi de düşünmüşsünüz sanki Yara Şiirleri’ni…

Doğrudur. Ben Behçet Hoca’nın “Şiir, geçmişe atıflarla ilerler.” sözünü, şiirimin sadece benden önce başka şairlerin yazdıklarına atıflarla değil, kendi şiirime de atıflarla ilerleyeceği şeklinde düşünürüm. Bir metaforun kendi şiirimde nasıl bir semantik dönüşüme uğradığını göstermek için…

Dikkatimi çeken bir şey de, kitapta daha önce kullandığınız (sone hariç) farklı şiir biçimlerinin yer alması. Ama bu kez dizeler daha arınmış, daha kısa. Dizelerin kısalmasının yaşla bir ilgisi mi var?

Hayır Bahadır, dizelerin kısalmasının yaşlanmakla bir ilgisi yok! Bu, belki İlhan Berk şiiri için söylenebilir. Mesela, İlhan Berk’in ilk şiir kitaplarından biri olan İstanbul’da “Erken yatanlarla geç yatanlar hep aynı uykuda buluşmuşlar beraber olmuşlar” gibi uzun dizeler çoğunluktadır. İlhan yaşlandıkça dizeleri giderek daha da kısaltarak yazdı şiirlerini. Bende böyle bir değişim olduğunu sanmıyorum. Çünkü İlhan Berk’inkiler gibi uzun, upuzun dizelerle başlamadım şiire…

Şair Hilmi Yavuz, bir kitabında uhrevi olana, “O’na” ilk kez bu kadar yakın dersek yanılmış olmayız sanırım. Ne dersiniz?

Hayır, yanılmıyorsun. Varoluşuma “hoşça” bakamamanın getirdiği büyük sıkıntı, Yara Şiirleri’ndeki bir şiirimde söylediğim gibi, “mâsivâya atılan o dikişler”in bir işe yaramadığını görmeme yol açtı. O büyük Terzi bize nasıl bir giysi biçtiyse onu giyiyoruz; “mâsivâya atılan dikişler”in, giysideki yırtıkları onardığını sanmak bir tür sysphos çabası!  Aslolan Terzi’dir, dikişler ârâz… Bunu, o varoluş sıkıntısından sonra daha iyi anladım…

Kitaptaki “uhrevi” havanın yanında, kullandığınız yara imgeleri çok sert ve bedensel: Etin dökülmesi, cüzam, kezzap, irin, dikilen morluklar, beyaz kurtçuklar… Huzur ruhtayken acı hep bedende mi?

Bunlar o varoluş sıkıntısının metaforları… Her şeyi, tarih de dahil olmak üzere, bozulmanın, kirlenmenin, yozlaşmanın  çürümenin, hastalığın. bir semptomu olarak görmenin şiirsel söyleme ancak, belirttiğin gibi, ‘çok sert ve bedensel’ metaforlarla dönüştürülebileceğini düşündüm. En çok sevdiğim metaforlardan ‘Gül’ü bile ‘çiçek bozuğu’ olarak görmek; ya da Tarih’i, bir ‘cerahat tarihi’ olarak okumak! Başka nasıl yapılabilirdi ki?

Sizin ünlü ayrımınızı hatırladım: Şiirini sürekli geliştiren şairleri (Necatigil, Oktay Rifat gibi) bir tarafa, yerinde sayan, şiiri düz bir seyir izleyen şairleri bir tarafa koyuyorsunuz. Yara Şiirleri’yle hangi grup içinde görüyorsunuz kendinizi?

Şiirde biçimsel değişiklikler ya da yenilikler değildir bana göre önemli olan. Değişme ya da ‘poetik kopma’yı, şiirde bir metaforun ya da metaforların tarihine bakınca görebiliriz ancak. Oktay Rifat, anlamın birimini [gerçek’ten, imge’ye, imge’den söz’e] değiştirerek; Necatigil ise anlamı çoğaltarak [bkz. önce Yaz Dönemi, sonra Kareler Aklar] şiirlerini değiştirdiler. Bense metaforların gösterilenlerini, bazen bir süreklilik ve devamlılıkla [“geçmişe atıflarla”], ama çoğu kez  ‘kopma’larla değiştirerek yeniliyorum şiirimi… Dolayısıyla ne Necatigil ne de Oktay Rifat gibi…

“Hüznü yaralı, zamanı kirlenmiş/ olan nedir?” dizelerinden sonra gelen dize şu: “-hayattır!” Eskiden, Hilmi Yavuz bu dizelerde sorduğu soruya cevap vermezdi gibi geliyor bana. Nedir size “-hayattır!” dedirten; karamsarlık, yaşanmışlık, hikmet burcunda olmak?

Senin de söylediğin gibi, ‘Hikmet Burcu’nda olmak buysa eğer, bu burçta olmak, artık sorulara cevap vermenin zamanının gelmiş olması demektir. ‘Gurbet Burcu’ soru sorma burcudur bana göre, ‘Hikmet Burcu’ysa cevap verme burcu…

İlk kez bu kadar karamsar Hilmi Yavuz şiirleri okuduk. Hocam, fazla karamsar değil misiniz? Tamam, Türkiye bir kısır döngünün içine hapsolmuşsa da dünyada güzel şeyler de oluyor…

Güzel şeyler olmuyor mu?- oluyor elbette! Ama Yara Şiirleri o ‘güzel şeyler’in şiirini yazmak için yazılmadı…

Kitap, torununuz Yunus Ali Yavuz’a ithaf edilmiş. Bundan konuşalım biraz da… Mesela dedelik bir imge olarak (“nene” imgesinin Gülten Akın şiirinde var olması gibi) şiirinize girmiyor… Nasıl gidiyor torunlarla ilişkiniz, onlar da mı gidermiyor karamsarlığınızı?

Bir düzeltme Bahadır, ben ‘dede’ değil, ‘büyükbaba’yım. Mercan da Yunus Ali de, benim oğullarımın, Ömer’le Ali’nin çocukları. Büyükbabalık, “mâsivâya atılan son dikiş!”

Yara Şiirleri’nden bir soruyla bitireyim: “uzak kalmak ne demekti, / Rabb’inden ve masivadan?”

Dünya’da, ‘Araf’ta olmaktı…