Söyleşi | Başak Bingöl (Kitap Zamanı 101, Haziran 2014)

Amerikalı yazar Rachel Kushner, Alev Püskürtenler’le ilk kez Türk okurlarıyla buluşuyor. Suat Ertüzün’ün dilimize kazandırdığı romanda yazar, üniversiteden sonra motosikletle çıktığı yolculuklardaki deneyimlerine ve sanatla siyaset hakkındaki görüşlerine yer veriyor. 2008 yılında yayımlanan ilk romanı Telex from Cuba (Küba’dan Teleks) Amerika’da Kushner’ı üne kavuşturmuştu. Alev Püskürtenler ise önemli eleştirmenlerden övgüler aldı. Yazarla yeni romanı ve yazma süreci hakkında konuştuk.

Okuru romana hazırlayan, yönlendiren bir ad “Alev Püskürtenler”. Konusuna ilişkin pek çok tanım yapılabilir ama bunlardan öte bir isyan romanı olarak nitelendirilebilir mi kitabınız?

Romanın adı yazdıktan sonra konuldu. Aslında kendim de bulmadım ama bu ad duyar duymaz hoşuma gitti. Güçlü, eyvallahı olmayan, özgün bir ad. Bütün adlar okuru bir şekilde yönlendirir elbette. Romanın adını bir yana bırakırsak, evet romanımı bir isyan kitabı olarak görüyorum. Böyle düşünen başkaları da oldu, ki bu da benim için epey anlamlı. Bizim özneler olarak kaderimizle, dünyanın durumuyla, geç kapitalizmle kısmen ilişkili ama tartışmalı da görünmeyen bir kitap yazmamız çok zorlu bir iş. Kitap elbette bir siyasal düşünce kitabı değil, sanat eseri işlevi görmek üzere yazıldı. Ama siyaset, şehirler, ayaklanma, isyan temalarını işliyor. Bununla birlikte, “alev püskürten” sözünü sadece askeri ya da şiddet içeren bir çerçeveyle değil; ateşli, etki bırakmak için retoriğe başvuran insanlarla da özdeşleştiriyorum, bir insan giyim tarzıyla bile bir “alev püskürten” olabilir. Kışkırtıcı davranış, görünüş, eylemler çeşitli biçimlerde ve ölçülerde, hem doğrudan hem sembolik olarak ortaya çıkabilir.

Romanda “evde olma” temasına ve bunun önemine ilişkin bölümler var. Romanın kahramanı Reno da aslında bir açıdan “evsiz” sayılabilir. Romanda geçen bu evde ya da sürekli dolaşım halinde olma fikrini biraz açabilir misiniz? Bu açıdan kitabınız postmodern geleneğe bağlanabilir mi?

Ev ve evsizlik karmaşık kavramlar. Novalis, “Felsefe aslında eve duyulan özlemdir, her yerde evde olma istediğidir.” der. Yazarken ev konusu üzerine düşünüp düşünmediğimden çok da emin değilim. Stanley’nin yuva ve ev arasındaki fark hakkında monoloğu var metinde, gerçi o emlakçıların satış retoriğine ilişkin bir nükte, daha sonra Heidegger ve dil üzerine de bir nükte var. Daha kapsamlı ve derin bir kavrama atıf yaptığınızın farkındayım. Reno belli bir dünyaya gömülmüş bir zihin, ben de bir ölçüde kitabın da onun gördüğü şeyleri görebileceğimiz şekilde, o dünyadaki zihninden izler taşımasını istedim. Bunu istememin sebebi hayatın da aslında böyle olması: Kendi içimizden dışarıya bakıyoruz, kendimize değil. Kendisini bir ölçüde bazı kurmaca tuzaklarından, psikolojik gerçekçilik üzerinden öznelliği sınırlayan düzmece işinden (ki bu hiçbir zaman gerçek değildir, sadece çağdaş Amerikan edebiyatının prensip ve geleneği içinde gerçektir) kurtarmış bir roman yazmak istedim. Reno hakkındaki yorumunuza dönersem, Reno da keşfetme isteği, bir tür düşünceler ve enerji dünyasıyla bütünleşme arzusu olan bütün gençler gibi evsiz. Evde olması için Nevada’da kalması gerekirdi. Bağları olmadan, arzularına, umutlarına göre sürüklenmek bir tür cesaret ve tutku işidir. Bunu kendimle, kendi gençliğimle de özdeşleştiriyorum. Postmodern geleneğeyse belki zaman ve kopuşlar açısından bağlanabilir romanım. Kitap muhtemelen insanlara bugün kendi hayatlarıyla ilgili bir şeyler söylüyor. 1970’lerle sadece kısmen ilişkili.

Romanda bir gelgit de yaşıyor okur aslında. Bir yandan gerçeğin dokunuşu bir yandan da mistik bir alan var sanki.

Romanda mistik bir alan olması fikri hoşuma gitti doğrusu. Öte yandan bunu nerede konumlandıracağımdan emin değilim. Bana her şey gerçek hayatta görünüyor. Yani roman bence düşsel bir alan içermiyor.

Öyküde zamansal sıçramalar da olsa romanın zamanı 70’ler diyebiliriz. Roman çerçevesinde siyasi önemi nedir bu dönemin sizce?

1970’ler çeşitli açılardan önemli. Sanat dünyasında oldukça ilginç ve canlı bir dönemdi, özel bir dönemdi. New York’ta, aslında bütün Amerikan şehirlerinde 1970’ler ABD için endüstriyel dönemin sonu demektir. Bu önemli; çeşitli açılardan sanatla, New York’un yaşanan ve çalışılan bir şehir olarak dokusuyla, hissiyle ilişkili. İtalya’da ise ülkenin oldukça büyük kitlesel hareketler yaşadığı, neredeyse devleti parçalayan ve nihayet eski İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun ölümüne varan bir dönemdi 1970’ler. Bugün, bilinen adıyla ‘77 Hareketi, gençlerin önem verdiği ve diyelim ki Fransa’daki 1968 Mayıs olaylarından daha anlamlı buldukları bir hareket. İtalya’da ‘77 hareketi sadece öğrencileri ve işçileri değil toplumun bütün kesimlerini içine alıyordu. Dahası bir fabrika hareketi değildi. Burjuva değerlerinin, çalışma kültürünün tümüyle reddedilmesiydi. Bugün hizmete dayalı bir ekonomi, istikrarsız emek döneminde yaşıyoruz. İtalya’da olan, şimdi kendi dünyamızdaki reddediş ve belirsizlikler açısından gittikçe daha anlamlı hale geliyor.

Roman modern deneyimin hız, makineleşme gibi özelliklerini de konu ediniyor. Modern şehre ve sunduklarına da değiniyor. Şehrin insanların değil makinelerin boyutlarına göre tasarlanmasından bahsediyor örneğin. Bütün bu referanslar zihinde bir distopya görüntüsü oluşturuyor. Modern şehrin romandaki yeri nedir, özelde New York tasvirinizi modern deneyimin temsili olarak okuyabilir miyiz?

Bu, şehre fütüristlerin bakış açısı aslında. Aklımdaki, özel olarak da Marinetti’nin küçükken ailesiyle birlikte Mısır’ın İskenderiye şehrinden Milano’ya taşınması bağlamında yaşadığı travmaydı. New York şehri de bu şekilde düşünülebilir ama düşündüğüm bu değildi. Brasília şehri aklımdakinin en uç hali olarak görülebilir. New York polis olmasa belki insancıl bir şehir bile olabilir. New York’ta dünyanın her yerinden insan var ve insan yoğunluğu açısından hareketli bir şehir, makinelerdense insanların boyutunda belki…

Romandaki sanayileşme ve mekanikleşmeye değiniler bazen eril bir eleştiriyi de içeriyor sanki. Kadın kahramanın bu referanslar içindeki yeri ne?

Romanın yazarı olarak temsiller konusunda yorum yapmak benim işim gibi gelmiyor bana. Eğer bu insan, nesne veya davranış temsillerinin ne şekilde yorumlanacağını bilsem kitabım daha şematik bir hal alabilirdi ya da bir alegoriye dönüşebilirdi, yazmak gereksiz olurdu. Kadın kahraman aslında bir şey temsil etmiyor. Sadece var. Kitabın odağı. Bu onun hikâyesi, en azından konuştuğunda öyle. Valera hakkındaki bölümler de bir o kadar önemli. O bölümler Reno’nun hikâyesi değil. Evet doğru, o bölümler erkeklerle ilişkili daha çok. Ve yirminci yüzyıl da öyle. Ben bir yirminci yüzyıl çocuğuyum. Bu nedenle eril konularla ilişkili hikâyeler de herhangi bir kadın hakkındakiler kadar benim anlatmam gereken hikâyeler. Her durumda kadınlar da ABD’de sanayileşme deneyimini ve sanayi ekonomisinin ölümünü tecrübe ettiler.

Kitapta fotoğraflara da yer veriyorsunuz. Kitabın sonunda da yine imajlara ilişkin cümleler var. Metni yorumlarken fotoğrafların okur için işlevi nedir?

Romanın sonundaki cümleler benim imajlarla ilişkime atıf yapıyor daha çok. Kitapta yer alan fotoğraflar metin hakkında ipuçları ya da örneklemeden ziyade bir tür karşı sürüm işlevi görüyor. Okurlar bunları istedikleri gibi yorumlayabilir. Ama umarım onlardan bir tür karşı sürüm olarak hoşlanırlar. Belki de sadece bölümler arasında gözleri dinlendirmek için bir yer olarak.

James Wood New Yorker’da Alev Püskürtenler’i Flaubert’in Duygusal Eğitim’inin bir çağdaş yeniden yazımı olarak yorumladı. Bu yorumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Romanı yazarken aklımda Duygusal Eğitim yoktu doğrusu. Ama Wood’un eleştirisini okuyunca bunun mantıklı ve benim için onur verici bir karşılaştırma olduğunu düşündüm. Her iki roman da yaşamlarını sürdürmek için şehre giden naif gençleri konu alıyor. İkisinde de naif genç, siyaset dünyasının, bohemlerin ve aristokrasi dünyasının kodları, hiyerarşileri ve züppelikleri konusunda bir eğitimden geçiyor ve bunlar arasında gidip geliyor. Her iki romanda tarihi olaylar serilen manzaranın bir parçası ve karakterler de bu olaylarda yer alıyor (ya da kısmen öyle). Ama kitaplar çok farklı şekilde bitiyor. Flaubert’inki karanlık, sinik, üzücü, acı ama çok dokunaklı bir sonla bitiyor. Benimki, bana göre, daha açık ve varoluşçu. Gelecek beklenen bir şey. Ama Duygusal Eğitim’de hayat zaten olup bitmiş ve sadece bir nostalji olarak, kahramana umut, özgürlük, oyun sunarken hatırlanacak bir an olarak var ama algılayabildiği noktada her şey kaybolmuş. Açıklık ve algı anları belki de benim kitabımın anlatısı içinde de bir hile. Kendini “Büyük Tezahür” olarak ifşa etmiyor.

İlk romanınız olan Küba’dan Teleks’e (2008) kadar çoğunlukla editör olarak basında çalıştınız. Bu iki yazma deneyimi arasındaki tecrübenizi paylaşabilir misiniz? Çelişkili yazı alanları mı?

Aslında hiçbir zaman tam olarak gazetecilik yapmadım. Yirmili yaşlarımda yazar olmak istiyordum ama geçinmem de gerekiyordu, o nedenle barlarda çalıştım. Motosiklete binerek de epey vakit geçirdiğim söylenebilir. 26 yaşımda New York’a taşındım ve Columbia’da yaratıcı yazarlık okuluna gittim. 29 yaşımda okulu bitirdiğimde bir işe ihtiyacım vardı ve ben de edebiyat ve sanat dergileri için editörlük yapmaya başladım. Bu arada da yazmaya çalışıyordum. Hayatınızı kazanmak zorundasınız. Bir kitabınız satana kadar, bir kurmaca yazarı olarak yaşamı sürdürmek için gereken para bulunmuyor. Başka deyişle, editörlük romancılıktan farklı bir kariyer değildi pek. Kiramı ödemenin ve romancı olmaya çalışmanın bir yoluydu. Ama nasıl bir yazar olmam gerektiğini anlamam uzun zaman aldı. Uzun yıllar hatta…

Her iki romanınız da yavaş ve son derece özenle yazıldığı izlenimini veriyor. Alev Püskürtenler’de Sandro yavaş olmaya, sabra atıf yapan cümleler de kuruyor. Sizin yazma süreciniz nasıl?

Tam olarak bilmiyorum aslında. Romanda Reno’nun partneri Sandro bence biraz da yapmacık bir şekilde hırslı olmamasını söylüyor ona. Ama başarısını ertelemek istiyor demek değil bu. Daha çok gençliğin önemini abartıyor biraz, çünkü o daha yaşlı ve bir erkek olarak güzelliğin, gençliğin ve canlılığın kendi başına önemli bir şey olduğunu düşünüyor. Ama yanılıyor. Hırsı da olmalı insanın. Hırs ve sabır birlikte yürüyor biraz da. Ama tam bir bekleme şeklinde değil. Örneğin, doğrusunu söylemek gerekirse, benim çok acelem var. Pratikte elden ayaktan düşüren bir telaşım var. Romanların yıllar aldığını ve acele etmemek gerektiğini biliyorum ama bu dünyada sadece belirli bir sürem var. Belki de sadece toplamda beş roman daha! Bu çok korkutucu ama başa çıkmak gerekiyor. Çok çalışmak ve beklememek anlamına geliyor bu. Bununla birlikte sabır çok çalışmanın önemli bir bölümü. Doğru sesi çıkarmadan ilerlememek. Bir paragraf yazabileceğimin en iyisi olmadan yenisine geçmemek gibi. Zamanı onu hiçbir şeyle doldurmadan geçirmek eğilimim var, ki aslında bu da yanlış. Zaman ne olursa olsun geçiyor. Alev Püskürtenler’de kahramanın Salt Flats’daki ilk uzun bölümünü yazmam iki yıl aldı. Ondan sonra, gerisi hızlı geldi. Bekleyip sıçradım sanıyorum.