Kitap Zamanı 100, Mayıs 2014

Dünyanın en ünlü casus romanları yazarı John le Carré, istihbarat tarihinin sıra dışı isimlerinden Kim Philby hakkında yazdığı “Sonsöz”ü Kitap Zamanı okurlarıyla paylaştı.

JOHN LE CARRÈ

MI6’dan Nicholas Elliott, hayatımda tanıdığım en büyüleyici, zeki, zarif, saygılı, tutkulu ve ilginç casuslardan biriydi. Geriye dönüp baktığımda en gizemlisi de o görünüyor. Bugün, onun nasıl göründüğünü anlatmak, eğlenceye davetiye çıkarmak gibi bir şey. Eski moda bir bon viveur’dü. Onu kusursuzca dikilmiş, koyu renkli üç parçalı takım elbiseden başka herhangi bir şey giyerken asla görmedim. Mükemmel bir Eton’lu ve insan ilişkilerinde usta bir adamdı.

Değnek kadar zayıftı; her zaman yüzünde gülümsemeyle, bir dirseği martini bardağını ya da sigarayı tutmak üzere bükük; kaygısızca etrafta dolanırdı.

Yeleği her zaman içeriye doğru kıvrılırdı, asla dışarıya doğru değil. Şehir sosyetesinde görünen bir P. G. Wodehouse kahramanına benzer, öyle konuşurdu ancak tek farkla; konuşmalarında son derece açık sözlüydü, bilgiliydi ve otoriteye karşı saygısızlığını açıkça belli ederdi.

MI6’da çalıştığım süre boyunca, Elliott ve ben birbirimizle pek çok kere merhabalaştık. Mülakata çağrıldığımda, seçici kurulda o da vardı. İşe yeni başladığımda, o en ünlü casusluk görevini tamamlamıştı bile -savaş zamanında İstanbul’daki Alman karşı istihbaratının oldukça itibarlı bir üyesinin ve eşinin, savaş zamanı İngiltere’ye kaçmasını sağlamıştı- bir beşinci kat asilzadesiydi, ekibin ünlü casuslarındandı; becerikli bir dosyalama memurunun neler başarabileceğine ilişkin önümüzdeki nihai örnekti.

Çalıştığım süre boyunca hep o aynı büyüleyici ve ulaşılması zor kişi olarak kaldı. Ofisin içinden dışına zarifçe süzülerek konuşmalar yapar, işletim konferanslarına katılır, asilzadelerin barında birkaç bardak devirir ve giderdi.

33 yaşıma gelip de işten ayrıldığımda bunun servis üzerinde çok da büyük bir etkisi olmadı. Elliott 53 yaşında işten ayrıldı. Servisin İkinci Dünya Savaşı’nın başından bu yana giriştiği pek çok önemli işte kilit rol üstlenmişti. Seneler sonra onunla bir partide yeniden karşılaştım.

Şehrin gürültüsü ve medeniyetin karmaşası içerisinde Elliott, kaybolmuş gibi görünüyordu. Resmî servisimizin onu, artık önemi kalmadığına inandığı sırları açıklamaktan alıkoymasına oldukça öfkeliydi. Tarihe gerçeği söylemek gibi bir hakkı, hatta görevi olduğuna inanıyordu. Ve ona göre sanırım ben de tam bu noktada belirmeliydim –ona hikâyelerini ait oldukları yere yani gerçekliğe aktarmalarında yardım edecek bir çeşit aracılık ya da casusların çoğu zaman yaptığı gibi bir arabuluculuk üstlenmeliydim.

Benimle özellikle arkadaşı, meslektaşı ve düşmanı Kim Philby hakkında konuşmak istedi.

Ve bunu gerçekleştirdik: Mayıs 1986’da, Hampstead’deki evimde bir gece, onunla Beyrut’ta buluşmasından ve kısmen günah çıkarmasından 23 yıl sonra, bana Philby’den bahsetti. Devamı gelecek olan bu buluşmaların ilkinde Nicolas Elliott kalbini bana açtı. Ya da kalbi olmasa bile onun bir gölgesini.

Bir zamanlar kendisi nasıl şaşkına döndüyse, beni de aynı şekilde şaşırtmak istediği hemen ortaya çıktı: Kendisine yapılan kötülüğün dehşetini ve öfkesini paylaşmak ve Resmî Sırlar Yasası bir yana, kibar terbiyesi ve görgüsü nedeniyle kendini saklamak zorunda hissettiği kızgınlık ve acıyı da eğer yapabilirsem hissetmemi, en azından hayal etmemi istiyordu.

O konuştuğunda bazen defterime karalamalar yapardım, itiraz etmezdi. Çeyrek asır sonra notlarıma baktığımda (ki bu notlar tek bir oturuşta rengi solmuş bir deftere el yazısı ile yazılmış 28 sayfa, köşesinde de paslı bir raptiye duruyor) üzerlerinde bir çizik bile olmaması beni avutuyor.

Philby-Elliott ilişkisinin etrafında bir roman mı inşa etmeye çalışıyordum? Bunu yapıyor olamam. Köstebek’in (Tinker Tailor Soldier Spy) temellerini zaten kurmuştum. Bir canlı tiyatro belki de? Başrolde iki oyuncu Nick ve Kim’in özel gösterisi; 20 yıllık karşılıklı bir sevginin ürünü -hatta onu neredeyse aşk olarak adlandırabilirim; ve yıkıcı, acımasız bir ihanet?

Gizlice kafamda olan şey bu olsa bile, Elliott’ın bundan hiçbir şekilde haberi yoktu. 1991’de sert bir biçimde bana, “Oyunu bir daha hiç düşünmeyecek miyiz?” diye yazmıştı. Ben de o zamandan beri bunu yapmamaya çalışıyorum.

Elliott da Philby gibi, ne kadar içmiş olursa olsun, Philby dışında kimseye karşı patavatsızca konuşmazdı. Philby gibi o da dört dörtlük bir göstericiydi; her zaman sizin bir adım ötenizde olurdu; cesur, dobra ve eğlenceliydi de aynı zamanda. Ama Elliott’tan duyduklarımın yaşlı ve kızgın bir casusun ana hikâyesi, kendini haklı çıkarma yolu olduğundan ciddi anlamda şüphelendiğimi sanmıyorum.

Ama Philby, kapak hikâyesiyle düşmanlarını kandırırken Elliott’ın amacı kendini kandırmaktı. Ve Ben Macintype’ın da belirttiği gibi, zamanla ortaya attığım ana hikâye farklı ve çelişkili şekillerde yeniden belirmeye başladı.

Benimle monologlarında -çoğunlukla olduğu gibi- nihayetinde Beyrut’ta bir karşılaşma ile sonuçlanan ve 10 yıla yayılan Philby’den gerçeği öğrenebilme çabalarında Dick White’ın rehberliğine başvurmuştu. Tüm gerçek bu olmasa da… Tanrı korusun! Bu, White’ın da Elliott’ın da en kötü kâbuslarında bile görmeyi istemeyecekleri bir şey olurdu.

Ama sınırlı gerçeklik, sindirilebilir hali: Elliott’ın savaş yıllarında anlaşılabilir olan jargonuyla, Kim bizim centilmen Rus dostumuza karşı bir parça daha yumuşamıştı ve ona oradan buradan bir şeyler vermişti. Verdiği her ne ise onu göğsünden çıkarıp atabilseydi hepimiz kendimizi çok daha iyi hissedecektik, o da yapabildiği en iyi şeyi yapmış, Rus’u kendi oyununda yenmiş olacaktı.

Ne yazık ki Macintyre’ın araştırmaları, böylesi bir kedi-fare oyununun hiçbir şekilde oynanmadığını tartışmasız kanıtlamıştı: Aksine şüphe bulutları toplandığında iki arkadaş yüz yüze değil, omuz omuzaydılar. Birlikte geçirilen uzun sarhoş geceler mi? Hangi biri? Alkol, içki içmeyenlerin huzur bozucu ya da daha da kötüsü gibi göründüğü o günlerde MI6 kültürünün çok büyük bir parçasıydı.

Ama Elliott’ın da iddiasına göre, o her zaman Philby’nin zırhlarındaki tüm çatlaklara karşı tam anlamıyla deneyimliydi: Elliott buna inanmış olabilirdi –ve benim de buna inanmam gerektiğine karar vermişti– çünkü kendisinin ve Philby’nin böylesine uzun süre yaşadığı bir dünyada, kapak hikâyesine inanılmayan bir adam, işlevsel olarak ölü bir adamdı.

“Sarsıcı yeteneği olan korkunç bir büyücü. Philby’yi son derecede iyi biliyorum, özellikle de aileyi. Onları gerçekten önemsiyordum. Hayatımda sarhoş olabileceğim onun gibi bir başka adamla daha da tanışmadım. Ona sorular sorardım, o ise tüm bu zaman boyunca Scotch içerdi. Evine yollamak için onu taksiye resmen yüklemek zorunda kalırdım. Taksiciye onu yukarı çıkarması için bir de beşlik verirdim. Bir keresinde onu akşam yemeği partisine götürdüm. Orada herkesi büyüledi. Sonra aniden ev sahibesinin göğüsleri hakkında konuşmaya başladı. Servisteki en iyilerine sahip olduğunu söyledi. Tamamen kaba bir şekilde. Yani bir akşam yemeği partisinde ev sahibenizin göğüsleri hakkında konuşmaya başlamazsınız. Ama o böyleydi. Sarsmayı severdi. Babayı da bilirdim. Öldüğü gece onu Beyrut’ta akşam yemeğine davet etmiştim. Büyüleyici bir adamdı. İbn Saud ile ilişkisi hakkında durmaksızın konuşmuştu. Eleanor; Philby’nin üçüncü eşi, ona tapardı. İhtiyar çocuk, başka birinin karısını ayartmayı başardı ve sonra gitti. Birkaç saat sonra da öldü. Son sözleri ‘Tanrım, sıkıldım’ oldu.”

Karısı Elizabeth’in yokluğunda, Elliott’ın tutarlı bir şekilde Philby’yi soyadıyla andığını fark ettim. Sadece Elizabeth’in varlığında Philby, Kim oluyordu.

“Philby’yi uzun süre sorguladım. Beyrut’taki de sonuncusuydu. İki kaynağımız vardı. Bir tanesi oldukça iyi bir sığınmacıydı. Diğeri ise bu anne figürüydü. Ofis psikiyatristi bana ondan bahsetmişti. Beni aradı psikiyatrı. Philby’nin ikinci eşi Aileen’i tedavi ediyordu ve bana şöyle dedi: ‘Bu kadın hipokrat yeminimi bozduracak. Seninle konuşmam lazım.’ Gittim ve onu gördüm bana Philby’nin eşcinsel olduğunu söyledi. Onun kurlarını asla ciddiye alma. Philby’nin çok da iyi tanıdığım Aileen’la paylaştığı hikâyeleri de aynı şekildeydi. Ve bunların hepsi de sendromunun bir parçasıydı. Ve elinde hiçbir kanıtı olmasa da psikiyatr onun kötü olduğuna ikna olmuştu. Ruslar için çalışmak ya da onun gibi bir şey. Net değildi ama emindi. Bana anne figürünü araştırmam için nasihatlerde bulundu. Bir yerlerde anne figürü olmalı dedi. Bu kadın, Solomon’du. (Flora Solomon, 1989’da Philby’yi Aileen’la tanıştırmıştı.) Yahudiydi. Marks & Spencer’da çalışıyordu, satın alıcı ya da onun gibi bir şeydi. Yahudilik meselesi yüzünden Philby’e kızgındı. Philby Kudüs istasyonu şefi Colonel Teague için çalışıyordu. Teague, Yahudi karşıtıydı, bu yüzden de Solomon ona kızgındı. Bize onunla ilgili bazı şeyler anlattı. Beş (MI5) görevlendirilmişti. Ve ben Solomon’un anne rolüyle ilgili her şeyi –bu beşe devrettim. Dinlemediler tabii ki. Çok bürokratiktiler.”

“İnsanlar Philby söz konusu olduğunda çok fenaydılar. Sinclair ve Menzies (MI6’ın resmî şefleri) ona karşı olan hiçbir şeyi dinlemiyorlardı.”

“Ve kanıtları olduğunu söyleyen bu telgraf geldi. Ben de White’a gidip onunla yüzleşmem gerektiğini söyleyen bir cevap gönderdim. Uzun bir süre böyle devam etti. Ve onu bu durumdan ailenin sayesinde kurtarabildim. His? Çok da duygusal olduğumu düşünmüyorum açıkçası ama eşi ve çocuklarını severdim ve her zaman Philby’nin bunları göğsünden çıkarıp atmak, sakinleşip yapmayı sevdiği gibi kriket izlemek istediğini hissetmiştim. Kriket averajlarını bilirdi. Sonsuza kadar kriketten bahsedebilirdi. Ve Dick White tamam dedi. Git. Böylece Beyrut’a uçtum ve onu gördüm. Ve ona eğer düşündüğüm kadar yetenekliysen, ailenin hatırı için gerçeği itiraf et çünkü oyun sona erdi dedim. Yine de, onu oyun alanına çivilemeyi hiçbir zaman başaramadık. Bunu hep reddetti. Aramızda kalsın anlaşma son derece basitti. Ama bunu bir şekilde göğsünden çıkarıp atmak zorundaydı, bunu yapmayı her zaman istediğini düşünmüştüm, işte burda yanıldım, bize her şeyi vermek zorundaydı, ama her şey hasarlıydı. Bu en önemlisiydi. Hasarın sınırı. KGB’nin ona sorduğu sorulardan biri de, kendisinden bağımsız kimlere yaklaşılabileceği, serviste kimlerin olduğu, kimlerin kendileri için çalışabileceğiydi. Bazı isimler vermiş olabilirdi. Hepsini bilmemiz gerekiyordu. Onlara her ne verdiyse. Bunda tamamıyla hemfikirdik.”

Notlarım düz bir diyaloğa dönüşüyordu:

Ben: “Eğer işbirliği yapmazsa, yaptırımların neler?”

Elliott: “Bu ne demek dostum?”

“Yaptırımların Nick, onu en uç durumda nasıl korkutacaksın? Onu kum torbasının içine sokabilecek misin örneğin ve sonra Londra’ya uçurabilecek misin?”

“Dostum onu Londra’da kimse istemez.”

“Pekâlâ, nihai yaptırım ne o zaman – affet beni ama onu öldürtebilir misin, temizleyebilir misin?”

“Sevgili dostum. Bizden biri.”

“O zaman ne yapabilirsin?”

“Ona alternatifin tümden kesip koparmak olduğunu söyledim. Tüm Ortadoğu’da onunla bu lanet işi yapacak herhangi bir elçilik, konsolosluk, temsilcilik yoktu. İş topluluğu ona dokunmayacaktı. Gazetecilik kariyeri suya düşebilirdi. Dışlanabilirdi. Tüm hayatı sona erebilirdi. Moskova’ya gitmek istemesi beni hiç şaşırtmadı Geçmişte bir şey yapmıştı ve onu artık yolunun üzerinde istemiyordu. Bu nedenle itiraf etti. Ancak ondan sonra unutabilirdik. Peki ya ailesi ve Eleanor?”

Philby’den çok daha azını yapan ancak yıllarca hapiste kalan daha az ayrıcalıklı vatan hainlerinin kaderinden bahsediyorum.

“Pekâlâ, Vassall –sanırım en üst ligde değildi, değil mi?”

(John William Vassall, Anglikan rahibinin eşcinsel oğlu ve İngiliz konsolosluğuna bağlı Moskova’daki donanmanın memuru, KGB için casusluk yapmaktan 18 yıla mahkum edilmişti.)

“Bu ilk toplantıydı ve 4’te yeniden buluşmak üzere sözleşmiştik ve günah çıkarmak üzere ortaya çıktı, çarşaf çarşaf sekiz ya da dokuz üzeri çizili kağıt ve her şey üst üste yığılmış, zarar ve her şey hakkında. Neden sonra aslında bana bir iyilik yapabilirsin dedi. Eleanor, senin şehirde olduğunu biliyor. Benimle ilgili hiçbir şey bilmiyor. Ama eğer bir içki için gelmezsen şüphelenmeye başlayacak. Eleanor’un hatırı için evet dedim, gelip seninle bir içki içeceğim. Ama önce tüm bu malzemeleri kodlamalı ve bunları Dick White’a iletmeliyim. İçki için ona gittiğimde ise çoktan dağılmıştı bile. Sarhoş halde. Yerde yatıyordu. Eleanor ve ben onu yatağa götürmek zorunda kaldık. Eleanor kafasını ben de ayaklarını tuttum. Sarhoşken asla bir şey söylemezdi. Onu tanıdığımdan beri hiçbir zaman ağzından kaba bir kelime çıkmadı. Ona da öyle dedim. Eleanor’a ‘bütün bunların neyle ilgili olduğunu biliyorsun, değil mi?’ diye sordum, ‘hayır’ dedi. Ben de ‘o lanet bir Rus ajanı’ dedim. Bana Eleanor’un iç yüzünü anlamadığını söylemişti ve haklıydı da. Londra’ya evime döndüm ve sorguya devam etmesi için onu Peter Lunn’a bıraktım. Dick White davayı iyice ele aldı ama Amerikalılara tek kelime etmedi. Bu nedenle Washington’a uğramalı ve onlara anlatmalıydım. Zavallı yaşlı Jim Angleton. Washington şubesinin şefiyken Philby ile ilgili epey büyük bir yaygara koparmıştı ve Angleton bunu anladığında –ona anlattığım zaman– bütün yolu kat etti. Sadece birkaç gün önce onunla akşam yemeği yemiştim.”

“Göreceksin, bir gün KGB, Philby’nin otobiyografisinin geri kalanını basacak. İlk kitap 1947’de öylece kesiliyor. Kilit altında başka bir tane daha olduğunu tahmin ediyorum. Phillby’nin onlara söylediği şeylerden biri de, fedailerini cilâlamalarıydı. Onları uygun bir şekilde giydirip daha az kokmalarını sağla. Donanımlı. Bugünlerde tamamen farklı görünen bir çeşit kalabalık. Şeytan kadar zekiler, düz, birinci sınıf adamlar. Phillby’nin işi buydu, gerçekten. Hayır, asla onu öldürmeyi düşünmedik. Yine de beni kandırdı. Sanırım olduğu yerde kalmayı istiyordu.”

“Yine de geriye dönüp bakınca –sence de öyle değil mi, yaptığımız her şeyde, tamam birlikte kahkahalar da attık– Tanrım, gülmekten yarıldık hatta, ama bir yandan da son derece amatördük. Yani Kafkaslar boyunca ilerleyen bu hatlar, girip çıkan casuslar çok amatörceydi. Volkov’a ihanet etti ve tabii ki onu öldürdüler. Philby, bana Moskova’dan yazarak beni Berlin ya da Helsinki’de buluşmaya çağırıp; bundan Elizabeth’e ya da Dick White’a bahsetmememi istediği zaman, ona cevap yazdım ve benim için Volkov’un mezarına çiçek koymasını istedim. İyi olacağını düşünmüştüm.”

“Kim olduğumu düşünüyordu ki onlara anlatamayayım? İlk anlattığım kişi, Elizabeth’ti ve hemen ardından da Dick White. Gehlen’le akşam yemeğine çıkmıştım (Reinhard Gehlen, Batı Almanya Gizli Servisi BND’nin o dönemlerde yöneticisi), Gehlen’i biliyor musun? Gece geç vakit döndüm ve paspasın üzerinde ‘Nick’ yazan bir zarf gördüm. Elle yazılmıştı. ‘Gelebilirsen üzerinde Helsinki için Nelson, Berlin için Hosrseguards pulu olan bir posta kartı yolla’, bazı lanet şeyler işte. Benim kim olduğumu düşündü ki? Arnavut operasyonu mu? Sanırım bunu da düşündü. Yani eskiden Rusya’da o kadar çok iyi mal varlığımız bulunuyordu ki. Onlara ne olduğunu da bilmiyorum. Sonra benimle buluşmak istedi. Çünkü yalnızdı. Tabii ki yalnızdı. Hiç gitmemeliydi. Beni kandırdı. Onunla ilgili yazdım. Sherwood Yayınları. Büyük yayıncılar hep, sorgulamalar hakkında yazmamı istediler ama ben bunu yapmadım. Bu, biri ile ilgili yazmaktan daha fazlası, bir anı kitabı yazmak demekti. Ofisle ilgili yazamazdınız. Sorgulama bir sanattı. Bunu anlarsınız. Bu çok uzun zaman sürdü. Ben neredeydim?”

Bazen Elliott, içerisinde olduğu başka olayların hatıralarına dalıp gidiyordu. En önemlisi, Küba Füze Krizi’nin tırmandığı dönemlerde batıya Sovyetlerin hayati savunma sırlarını veren GRU albayı Oleg Penkovsky olayıydı. CIA tarafından tezgâhlanan ve bir çeşit Soğuk Savaş propogandası olan “Penkovsky Kağıtları” olarak basılan bir kitap Elliott’ı kızdırmıştı:

“Korkunç bir kitap. İnsanları bir çeşit kahramana ya da azize çeviriyor. Öyle biri değildi, ihmal edilmişti ve buna çok sinirlendi. Amerikalılar onu geri çevirdi ama Shergy (Harold Shergold, MI6’nın Soveyt Blok işlerinin kontrolcüsü) onun haklı olduğunu biliyordu. Shergy hissederdi. Birbirimize hiç benzemezdik ama çok iyi anlaşırdık. Les extremes se touchent. (Zıt kutuplar birbirini çeker.) Operasyonlardan sorumluydum. Shergy, iki numaramdı. Muhteşem bir görev adamıydı, çok duyarlı neredeyse her zaman haklı. Phillby’le ilgili de en başından beri haklıydı. Shergold, Penkovsky’e baktı ve ‘evet onu alıyoruz’ diye düşündü. Kaderini birinin ellerine bırakmak, casuslukta çok cesur bir şeydir. Herhangi bir salak masasına dönüp, bu adama hiçbir şekilde güvenmiyorum diyebilir. Bir el ilanı alıp ‘evet bu kişiye güveniyorum’ demek, çok büyük cesaret ister. Shergy’nin yaptığı buydu ve biz de ona uyduk. Kadınlar. Penkovsky onlarla Paris’te tanışmıştı. Onları ayarladık, Penkovsky hiçbir şey yapamadığından yakınıyordu. Ereksiyon olabilsin diye kaba etine iğne yapması için ofis doktoronu Paris’in dışına göndermek zorunda kaldık. İçten bir kahkaha duyabilirdin; bazen insan sadece bunlar için yaşardı. Büyüleyici içten kahkahalar. Yani Penkovsky’yi bir kahraman olması için nasıl göklere çıkarırsın? Unutma, ihanet cesaret ister. Bu konuda Phillby’nin de hakkını yemeyelim. Cesur biri o. Shergy bir keresinde istifa etmişti. Son derece huysuzdu. İçeri girdim ve masamın üstünde onun istifasını gördüm: ‘Dick White’ın onayım olmadan bilgiyi Amerikalılara ilettiği ve…’ (Merkezi Güvenlik Servisi diye de eklemişti elbette) ‘bu şekilde son derece hassas olan kaynağımı tehlikeye soktuğu için, Ofisin diğer üyelerine de örnek olması için istifa etmek istiyorum’ gibi bir şey. Ama White özür diledi, Shergy de istifasını geri aldı. Onunla yeniden konuşmam lazımdı. Bu da kolay değildi. Çok hassas bir adamdı. Ama muhteşem bir görev adamı. Ve Penkovsky’yi haklı çıkardı. Sanatçı.”

Elliott, II. Dünya Savaşı boyunca MI6’nın yardımcı şefi Colonel Z. olarak da bilinen Clause Dansey hakkında:

“Berbat. Aptalca da. Ama zor ve kaba. İnsanlara bu korkunç kısa anları yazdım. Düşman topluyor. Tam anlamıyla bir lanet. Savaştan sonra Berne ofisinin şefi olduğumda, bağlantılarını ben devraldım. Yüksek düzeyden iş adamı kaynakları vardı. Oldukça da iyiydiler. İş adamlarına istediğini yaptırabilmek gibi bir becerisi vardı. Bu konuda gerçekten iyiydi.”

Soğuk Savaş sırasında Dick White, ikinci şef George Young hakkında:

“Hataları var. Keskin zekâlı, kaba, her zaman yalnız olmak zorunda. Servisten sonra Hambro’lara gitti. Daha sonra onlara sordum: George ile ne yaptınız? Maddi olarak içeride misiniz? Hesaplarına göre hemen hemen ödeşmiş olduklarını söylediler. Shah’nın parasının bir kısmını onlara vermişti. Ama mükemmel bir şekilde her şeyi bozmuş ve onlara ödediği paradan çok daha fazlasına mal olmuştu.”

Profesör Hugh Trevor-Roper, tarihçi ve SIS’in savaş zamanı üyesi hakkında:

“Mükemmel bir bilim adamı ama hepsi bu. Kullanışsız ve yararsız. Bazı şeyler konusunda sapkın. Hitler’in günlüğüne dalıp gittiğinde onunla dalga geçmiştim. Bütün ofis onların sahte olduğunu biliyordu. Ama Hugh mektupları ciddiye almaya devam etti. Hitler, onları nasıl yazmış olabilirdi? Savaş zamanı yanımda hiç arkadaşım yoktu. Kıbrıs’ta şefken, nöbetçi erime Kaptan Trevor’u gördüğünde süngüsünü kıçına çevirmesini söylemiştim. Ortaya çıktı ve nöbetçi de söylediklerimi ona aktardı. Hugh şaşkındı. Kahkahayı bastı. Servisle ilgili en çok sevdiğim şey de buydu. Büyüleyici içten kahkahalar.”

Graham Greene hakkında:

“Onunla savaş zamanı Sierra Leone’de tanıştım. Greene, beni limanda bekliyordu. Onu duyabileceğim bir mesafeye gelir gelmez bağırdı: ‘Fransız mektubu getirdiniz mi?’ Hadımlık konusuna takmıştı kafayı. Terminal kod kitabını okurken hadımlığa dair bir kod grubunun olduğunu fark etti. Haremlere casus olarak hadımları soktuğumuz günlerden olmalıydı. İçinde hadım geçen bir sinyal gönderebilmek için çıldırıyordu. Sonunda bir yolunu buldu. Baş ofis ondan bir yerlerde bir konferansa katılmasını istemişti. Sanırım Cape Town’daydı. Düzeltmesi gereken bir operasyon ya da onun gibi bir şey vardı. Onu bildiğim kadarıyla bir operasyon değildi, daha önce düzenlediği olmamıştı. Ve geri sinyal yolladı: Hadım gibi, ben de gelemem.”

Diplomatik işler kılıfıyla Türkiye’de bir savaş zamanı hatırası:

“Büyükelçinin evinde akşam yemeği. Savaşın ortası. Burnunu kestiğim için büyükelçinin eşi çığlığı bastı. ‘Neyin burnunu?’ ‘Peynirin.’ ‘Uşak, bana lanet olası peyniri uzattı’ dedim. ‘Ve sen de onun burnunu kestin,’ dedi. Bu lanet savaşın ortalık yerinde onu hangi cehennemden bulmuşlardı? Kaşar peyniri. Onu bana uzatan da sırlarımızı Alman istihbaratı Abwehr’e satan Cicero’ydu. Büyük gün geldi çattı. Kura. Ve Huns ona inanmadı. Olağan. İnancı yok.”

Elliott’a ben MI5’teyken Graham Greene’in Havana’daki Adamımız kitabının nasıl basıldığını ve servisin yasal danışmanının üssün şefi ve şef ajan arasındaki ilişkiyi ortaya çıkardığı için Greene’i nasıl resmî sırlar kapsamında yargılamak istediğini anlatıyorum.

“Evet ve o bununla suçlanmaktan adeta memnundu. Hak etmişti.”

Ne için? Sormadım ama.

Ve bütün bunların arasında en fazla akılda kalan belki de, Elliott’ın, Phillby’nin Cambridge günlerinden kalma olduğunu söylediği hayali ya da gerçek bir metni hatırlamasıydı:

“Bir şekilde lekelendiğini düşünüyor gibiler.”

“Ne ile?”

“Ah, biliyorsun, geçmiş hırslar, üyelik…”

“Neye?”

“Çokça ilginç bir grup aslında, özellikle de o sesler. Tam da üniversite ne içinse. Solcular hep bir araya gelir. Havariler, değil mi?”

1987’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasından iki yıl önce, Moskova ziyaretindeydim. Sovyet Yazarlar Birliği’nin verdiği bir resepsiyonda KGB ile bağlantıları olan yarı zamanlı bir gazeteci, Genrikh Borovik beni eski bir arkadaş ve hayranımla tanıştırmak üzere evine davet etti. Arkadaşın adı Kim Philby’di. Şimdi eminim ki, Philby o zaman öleceğini biliyordu ve onunla hatıralarının yeni bir cildi için iş birliği yapmamı umuyordu.

Onunla buluşmayı reddettim. Elliott bundan memnun oldu. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ama belki de içten içe ona eski arkadaşından haber getirebileceğimi umuyordu.

Cornwall, İngiltere, 2014