Kitap Zamanı 100, Mayıs 2014

Okumak ve yaşam ayrı değil, birlikte var olurlar. Bu ciddi mesainin tek bir mükemmel sembolü var ve hep öyle kalacak: Basılı kitap.

JULIAN BARNES

Kitaplarda, kitaplar için, kitaplar vasıtasıyla ve kitaplarla birlikte yaşadım; son yıllarda, kitaplarımın geliriyle geçinebilecek kadar da talihliydim. Ve kendi dünyamın ötesinde, başka dünyaların olduğunu fark etmem; başka bir insan olmanın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmem; yazarın sesi okuyucunun zihnine girdiğinde kurulan derin ve samimi bağla ilk kez karşılaşmam kitaplar sayesinde oldu. Hayatımın ilk on yılında televizyonun rekabeti olmadığından şanslıydım sanırım; ve nihayet eve bir televizyon alındığında ebeveynimin sıkı kontrolü altındaydı. Annem de babam da öğretmendi, yani evde kitaplara ve muhtevalarına saygı mutlaktı. Kiliseye değil, kütüphaneye giderdik.

Annemin anne-babası da öğretmendi. Dedemin evinde, posta siparişiyle alınmış Dickens serisi ve yirmi beş küçük kırmızı ciltten oluşan Nelson Ansiklopedisi seti vardı. Ebeveynlerimin hali vakti daha yerindeydi, sahip oldukları kitap çeşidi daha fazlaydı, zaten sonradan Folio Society’ye üye oldular. Bütün evlerde kitap bulunduğunu, normalin bu olduğunu zannederek büyüdüm. Faydalarına göre değerlendirilmeleri de normaldi: Okulda öğrenilmek için, bilgiyi aktarmak ya da doğrulamak için ve tatillerde eğlendirmek için olanlar. Babamın Times Fourth Leaders koleksiyonları vardı; annem bir Nancy Mitford’dan keyif alabilirdi. Raflarında ayrıca babama, Ilkeston Bölge Okulu’nda okuduğu 1921 ve 1925 yılları arasında, çoğunlukla ‘Genel Yeterlilik’ ya da ‘Genel Mükemmellik’ ödülü mahiyetinde verilen deri ciltli kitaplar da vardı: İngiliz Edebiyatı Tarihi, Goldsmith’in Poetik Çalışmalar’ı, Cary’nin Dante çevirisi, Lytton’dan Last of the Barons (Son Baron), Charles Reade’den The Cloister and the Hearth (İnziva ve Yuva).

Küçük bir çocukken bu eserlerin hiçbiri beni heyecanlandırmazdı. Annemle babamın kitap raflarını (dedemlerinkileri ve ağabeyiminkileri de) cinsel uyanışın eşiğindeyken incelemeye başladım ilk kez. Dedemin kitaplığı John Masters’ın Bhowani Junction’ındaki (Bhowani Kavşağı) bir ya da iki sahne haricinde çok az müstehcenlik içeriyordu; annemle babamda, birkaç önemli siyah beyaz illüstrasyon içeren William Orpen’ın The Outline of Art’ı (Sanat’ın Anahatları) vardı; ama ağabeyim evin raflarındaki açık ara en ateşli kitap olan Petronius’un Satyricon’ına sahipti. Romalıların, benim Northwood, Middlesex’te etrafımda tanık olduğumdan daha hovarda bir hayata öncülük ettiği muhakkaktı. Ziyafetler, köle kızlar, seks partileri, bu türden her şey. Bir süre sonra ağabeyimin, Satyricon’ının bazı sayfalarının ciltten kopup düşecek hale geldiğini anlayıp anlamadığını merak ederim. Enayi gibi, onun bütün antik dönem klasiklerinin benzer erotik içeriğe sahip olduğunu sanmıştım. Vaziyetin böyle olmadığını idrak edene dek ağabeyimin Hesiod’uyla çok sıkıcı günler geçirdim.

Ana caddede ‘kitapçı’ diye adlandırdığımız bir mekân vardı. Aslında burası, yarısı kırtasiye malzemelerine, yarısı kitaplara ayrılmış bir alt kat odası olan, dekoratif eşyalar satılan bir yerdi. Bu kitaplardan bazıları epey dikkate değerdi- Penguin klasikleri, Penguin ve Pan romanları. Bir yanım tüm kitapları orada olanlardan ibaret sanıyordu. Yani, halk kütüphanesinde farklı kitapların olduğunu biliyordum; sonra ders kitapları vardı, ki onlar da farklıydı; ama daha genel anlamda kitaplar dünyasını, bir şekilde bu küçük örneklemin temsil ettiğini düşünüyordum. Bazen, başka bir mahalle ya da kasabada, ‘gerçek’ bir kitapçıya gittiğimiz olurdu, ki onun da genelde W. H. Smith’in bir şubesi olduğu anlaşılırdı.

Yegâne farklı kitap kaynağı, okulda bir ödül (o vakitler Blackfriars Köprüsü’nün yanındaki Victoria Rıhtımı’nın üzerinde bulunan City of London School’da okuyordum) kazanmanız halinde söz konusu olurdu. Kazananların genellikle ebeveynlerinin gözetimi altında kendi kitaplarını seçmelerine izin verilirdi. Ama bu da, bir şekilde ufuk açıcı değil, daraltıcı bir faaliyetti. Kitapları sadece South Bank’taki bir iş merkezindeki özel bir salonda bulunan seçkinin arasından seçebiliyordunuz. South Bank, biraz gizemli ve tümüyle işlevsel bir yerdi. Daha sonra keşfettim ki, burası da W. H. Smith’in bir başka bölümüydü. Buradaki kitapların sanırım okumaktan ziyade hayran olunası türden bir ağırlığı ve kıymeti vardı. Okul ödülünüzün belli bir değeri olurdu, o miktara göre bir kitap seçerdiniz, sonra seçtiğiniz kitap, Londra Belediye Başkanlığı Ödül Günü’nde kraliyet sembollerine bürünmüş Londra Belediye Başkanı tarafından şahsen size verilmek üzere yeniden peyda olana dek ortalıktan kaybolurdu. O zaman kitabın sonundaki boş sayfaya başarınızın açıklandığı bir not yapıştırılır, bez kapakta ise altın yaldızlı okul arması kabartması olurdu. Ebeveynlerimin rehberliğinde boynumu büküp ne seçtiğimi pek hatırlamıyorum. Ama 1963’te Mortimer English ödülünü kazandım ve on yedi yaşımda, Ulysses’i bulduğum o ciddiyet mabedine beni taşıyan kendi ayaklarım olmalı (kimin hatasıydı acaba?). Eldivenli eliyle bana bu müstehcenliğiyle adı çıkmış romanı verirken belediye başkanının sirke satan suratı sanki hâlâ gözümün önünde.

O aşamaya dek, kitapları sadece faydacı bir bakışla yorumluyordum: bilgi, eğitim, keyif ya da geçici haz kaynağı. Her şeyden önce onlara sahip olmanın başlı başına heyecanı ve anlamı vardı. Belli bir kitaba sahip olmak (ve onu kimsenin yardımı olmadan seçmek) kendini tanımlamaktı. Ve o ‘tanımı’, fiziken de korumak gerekiyordu. Böylece gözde kitaplarımı (param fazla olmadığı için haliyle karton kapak kitaplardı) şeffaf Fablon ile kaplamaya başladım. Fakat önce adımı (yeni alışkanlık edinilmiş yatay el yazısıyla, mavi mürekkeple, altı kırmızıyla çizili olarak) iç kapağın kenarına yazardım. Fablon daha sonra kesilir ve kaplanır, böylece kitabın sahibinin imzası da kaplanmış ve korunmuş olurdu. Bu kitaplardan bazıları (mesela, Penguin’in Rus klasikleri dizisindeki David Magarshak çevirileri) hâlâ kitaplığımda duruyor.

Kendini tanımlama bir tür sihirdi. Derken yavaş yavaş başka bir türle tanıştım: eski, ikinci el, yeni olmayan kitaplar. Auden’ın ilk baskılarından oluşan bir sırayı bir komşumuzun cam kapaklı kitap dolabında gördüğümü hatırlıyorum: Dahası bu adam on yıllar önce Auden’ı gerçekten tanımış, hatta onunla kriket oynamıştı. Bu bana hayret verici geliyordu. Hiçbir yazarla karşılaşmamış ya da yazar diye bilinen kimseyle tanışmamıştım. Radyoda birkaçını dinlemiş, bir veya iki tanesini televizyonda, “Yüz Yüze” programında John Freeman’a röportaj verirken izlemiştim olsa olsa. Ailemizin edebiyatla en yakın bağlantısı babamın, karısı D. H. Lawrence ile kaçan Profesör Ernest Weekly’nin de ders verdiği Nottingham Üniversitesi’nde modern diller okumuş olmasıydı. Ah, bir de şu var: Annem bir keresinde Birmingham’daki bir istasyonda Olivia Manning’in kocası R. D. Smith’i görmüştü. O camlı dolapta ise ülkenin yaşayan en ünlü şairlerinden birini tanımış bir adamın sahip olduğu kitaplar vardı. Dahası o kitapların içinde, Auden’in hâlâ yankılanan kelimeleri, adeta dünyaya ilk geliş şekilleriyle yaşıyordu. Bu sihri iliklerime kadar hissettim ve onun bir parçası olmak istedim. Böylece, öğrencilik yıllarımdan itibaren, bir kitap okuyucusu olmanın yanı sıra bir kitap koleksiyoncusu oldum ve kitapçıların hepsinin W. H. Smith’in şubesi olmadığını keşfettim.

Sonraki on yıl boyunca (1960’ların sonundan 70’lerin sonuna dek) ateşli bir kitap avcısı olup çıktım; Morris Traveller’ımla İngiltere’nin kasaba pazarlarını ve kendi küçük, katedrali büyük kentleri dolaşır, arabanın bagajını, ne kadar hızlı okursam okuyayım bitiremeyeceğim kadar çok kitapla doldururdum. O zamanlar orta büyüklükte yerleşimlerin çoğunda en az bir tane büyük, köklü sahaf dükkânı bulunur, ekseriyetle de kent katedralinin veya kilisesinin gölgesinde kurulu olurdu. Hatırlıyorum da, arabanızı genellikle dükkânın hemen dışına, istediğiniz kadar park edebilirdiniz. Bunlar istisnasız bağımsız kitapçılardı (arada bir vitrinin ön tarafına yeni kitapları da koyarlardı) ve kapılarından girer girmez kendimi hemen evimde hissederdim. Bu dükkânların atmosferi çok farklıydı. Buralarda sanki kitaplar daha bir kıymet kazanır ve süreklilik halindeki bir kültürün parçasını oluştururlardı. Bugüne kadar sanırım ikinci el kitapları yeni olanlardan fazla sevdim. Amerika’da bu tür kitaplara küçümseyici bir tonda “elden düşme” diyorlar; fakat cazibeleri bir yanıyla tam da elden ele geçmelerinden kaynaklanıyor. Bir kitap dünyaya dair sözünü birine, sonra bir diğerine taşıyor ve bu nesiller boyu devam ediyor; farklı eller aynı kitabı tutuyor ve satırlar arasında bazen aynı, bazen de farklı hikmetler buluyor. Eski kitaplar yaşlarını da gösteriyor: İhtiyarların nasıl kahverengi lekeleri varsa, onların da üzerinde benekler, lekeler oluyor. Ayrıca güzel kokuyorlar – içlerine sigara ve (bazen) puro kokusu sinmiş olsa bile. Ve birçoğunun sayfalarının arasından sararmış eski kağıtlar dökülebiliyor: Kadim bir yayıncının fi tarihinden kalma bir ilanı ve eski bir kitap ayracı – ayraçların üzerinde sık sık sigorta şirketlerinin veya Sunlight sabunlarının reklamları…

Neyse işte, Salisbury, Petersfield, Aylesbury, Southport, Cheltenham, Guildford yollarına düşer, bulabildiğim her fırsatta dükkânların kuytu köşelerine, kilitli depolarına ve bodrum katlarına dalıp oralarda eşinirdim. Şık ciltlerin kokusuyla dolu olan veya satıştaki her kitabın fiyatını ezbere bilen yerlerde kendimi çok daha az rahat hissederdim. Kitaplarını gelişigüzel dizmiş ve pazarlığın mümkün olduğu dükkânları, onların o demokratik dağınıklığını tercih ederdim. O günlerde, yeni kitap satan dükkânlarda bile, bugünün her şeyi tek merkezden yöneten anlayışının dayattığı delicesine hızlı döngü yoktu. Şimdilerde yeni çıkan bir romanın ortalama raf ömrü (ki, en başta o rafa ulaşabildiğini varsayıyoruz elbet) dört ay. Mevzu bahis dönemde kitaplar birileri onları alana dek rafta kalırdı veya gönülsüzce indirimli satış listesine konulurlardı ya da ikinci el bölümüne nakledilirler, orada sırt sırta yıllarca istirahat edebilirlerdi. Paranız yetmediği için alamadığınız veya isteyip istemediğinizden emin olamadığınız kitap, gelecek yıl geri döndüğünüzde genellikle bıraktığınız yerde duruyor olurdu. Sahaflar, müteakip nesillerin verdiği hükmün ne kadar acımasız olabileceğini de gösterirdi. Charles Morgan, Hugh Walpole, Donford Yates, Lord Lytton, Henry Wood – bu gibi yazarların raflar dolusu kitapları, tekrar revaçta olacakları günü beklerlerdi. Nadiren olurlardı.

Doymazcasına kitap satın alırdım, geriye dönüp baktığımda bunun bir tür muhtaçlık olduğunu hatırlıyorum: Elbet, bibliyomani bilinen bir hal. Kitaplar, gelirimin harcanabilir kısmının yarısından fazlasını kesinlikle alıp götürürdü. En çok hayran olduğum yazarların birinci basımlarını satın alırdım: Waugh, Greene, Huxley, Durrell, Betjeman. Tennyson ve Browning gibi Viktoryen dönem şairlerinin ilk basımlarını aldım, zira şaşırtıcı derecede ucuz görünüyorlardı (bu arada ikisini de okumadım). Sevdiğim, seveceğimi düşündüğüm, seveceğimi umduğum ve sevmediğim, ama ilerde bir gün sevebileceğimi tahmin ettiğim kitapları birbirinden ayıran çizgi nadiren derin olurdu. King Penguin’leri, kırsal bölgelerle ilgili Batsford kitaplarını ve Collins’in 1940 ve 50’lerde yayımladığı Resimlerle Britanya serilerini biriktirdim. Şiir kitapçıkları ve Larousse’un yayımladığı deri kaplı Fransız ansiklopediler; karikatür kitapları ve Viktoryen dönem hatıratları; güncelliğini kaybetmiş sözlükler ve Cornhill’den Strand’a, cilt cilt dergiler satın aldım. Waugh’un Scoop’unun ilk Belçika basımı olan Sensation!’ın bir nüshasını aldığımı hatırlarım. Hatta, eksantrik alışverişleri meşrulaştırmak amacıyla, “Tuhaf Kitaplar” diye bir kategori uydurmuştum: Sör Robert Baden-Powell’dan Pig-Sticking veya Hog-Hunting, Bombadier Billy Wells’ten Physical Energy, Cheiro’dan Guide to the Hand ve ‘Isolde’den Tap-Dancing Made Easy. Nadiren başvursam da, hepsi hâlâ raflarımda. Gerek o dönemde gerek sonrasında, hiç mantığı olmayan kitap alışverişleri de yaptım: Sözgelimi Sör Anthony Eden’ın hatıralarının üç cildini birden satın aldım (birinci basımdı hepsi ve kılıfları hâlâ üzerlerindeydi, belli ki önceki sahibi sayfalarını hiç açmamıştı). O üç cildi almamda mantık neredeydi? Durumum pek iç açıcı değildi, zira koleksiyoncu jargonuyla, bende ‘tamamlama saplantısı’ (completist) vardı. Bu yüzden, sözgelimi sırf Shaw’un seyrettiğim birkaç oyununa hayran kaldığım için, eserlerinin neredeyse tamamını, vejetaryenlik hakkındaki mütevazı kitapçıklarını bile topladım. Şükür ki Shaw çok popüler olduğundan ve kitapları sürekli yeni baskı yaptığından dolayı, bu koleksiyona çok fazla para harcamadım. Neticede şöyle oldu: Otuz yıl sonra, Shaw’un didaktikliğine ve içe dönük nüktedanlığına karşı hevesim azaldığında, koleksiyonu satmaya karar verdim ve elbet zarar ettim.

Arada bir nefes kesici keşifler de olurdu. Aylesbury’deki F. Weatherhead & Son kitapçısının arka deposunda, Byron’ın Don Juan’ının ilk iki kantosunu bulmuştum; kitap 1819’da, yazarının ismi olmadan basılmıştı. Mavi cilt beziyle kaplı bu nadir birinci basım bana 62,5 peniye mal oldu. Byron külliyatını uzman derecesinde bilmemin o kitabı tespit etmemi sağladığı numarası yapmak isterdim (ki ara sıra başıma gelir böyle şeyler). Fakat bu, kitapçının ön kapağın arkasına kurşunkalemle yazdığı şu notu bilmezden gelmek olurdu: Kantolar I ve II, 1819’da Londra’da arzı endam etti; bu tek formalık kitabın içinde ne yazarın ne de yayıncının ismi vardı. Yani 62,5 penilik fiyat bir hata olamazdı; daha ziyade, kitabın on yıllardır rafta durduğunun işaretiydi.

Bununla birlikte bir yığın ciddi hata da yaptım. Sözgelimi, Salisbury’deki D. M. Beach’ten Oliver Twist’in, ilkin Bentley’s Miscellany’de her ay yayımlanan orijinal tefrikalarını niye aldım ki? İyi bir fikirdi, zira mükemmel durumdaydılar, resimler, kapaklar ve reklamlar gayet düzgündü. Kötü bir fikirdi, zira bölümlerden biri (ya ilki ya da sonuncusu) eksikti – bu yüzden kolay elden çıkarılabilir değildi. Ve iyimser bir fikirdi, zira eksik bölümü koleksiyonculuk hayatımın bir döneminde bulabileceğimden emindim. Söylemek bile fazla, asla bulamadım ve bu enayilik yıllar boyu kitap raflarımdan bakıp benimle bir güzel dalga geçti.

Kitapların ve kitap koleksiyonculuğu dünyasının tam olarak tahayyül ettiğim gibi olmadığını anladığım anlar da yaşadım. Meşhur kitap sahtekârlığı vakalarına aşina olsam da, her daim koleksiyoncuların dürüst ve açıksözlü insanlar olduğunu varsaydım (aynısını bahçıvanlar için de düşünürüm). Derken bir gün kendimi Bucks, Weedon’daki Lilies’te buldum; “sadece randevuyla girilebilen” bu otuz beş odalı Viktoryen dönem malikânesinde o kadar çok kitap vardı ki, bir tek ziyaret günün büyük kısmını alıyordu. Birinci basımlar bölümünde, yıllardır peşinde olduğum bir kitap buldum: Evelyn Waugh’un Vile Bodies’i. Kuşe kılıfı yoktu (ki bu normaldi – daha önce Waugh satın alanlardan pek azı kılıfı yerinde bırakabilmişti), fakat hasarsız ve iyi durumdaydı. Fiyat ise.. hayret verici derecede düşüktü. Derken dolmakalemle yazılmış bir not gözüme çarptı, düşük fiyatın sebebi orada yazıyordu. El yazısıyla yazılmıştı ve altında, Lytton Strachey’nin son sevgilisi olan Bloomsburyli yayıncı Roger Senhouse’un imzası vardı. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir nottu: “Bana ait birinci baskının yerine bu ikinci basım bırakıldı.” Tam manasıyla şoke olmuştum. Bunun ani kararla yapılan bir eylem olmadığı açıktı. Fail (onun kadın değil, erkek olduğunu varsayıyordum) kitabın bu baskısını üzerinde bir yerlere gizleyerek Senhouse’un evine gelmiş ve odada kimse yokken onu ilk baskıyla değiştirmeyi becermişti muhtemelen. Peki kim olabilirdi? Ben de şeytana uyup böyle bir şey yapabilir miydim? (Evet, itiraf ediyorum, sonraları ben de baştan çıkacak gibi oldum.) Ve günün birinde biri bana ve koleksiyonuma bunu yapabilir miydi? (Bildiğim kadarıyla hiç olmadı.)

Daha yakın zamanda, bu hikâyenin başka bir çeşidini, farklı bir bakış açısından dinledim. Bir okur epey ünlü bir yazara, erken dönem romanlarından birinin ilk baskısını (birinci baskı bin nüshadan azmış) göndermiş; kitabı imzalamasını rica etmiş ve geri göndermesi için gereken pulları da zarfa koymayı ihmal etmemiş. Bir süre sonra bir zarf gelmiş okura; yazar ricası uyarınca kitabı imzalamış, fakat zarfın içinde değerli olan ilk baskı değil, ikinci baskı varmış.

O dönemde kitap avcılığı çok yol kat etmeyi, yavaş ilerlemeyi ve bol kafa karışıklığını içerirdi; bunun yan etkisi, istediğinizi bulamadığınızda, seyahatinizin boşa gitmediğini kanıtlamak için rastgele bir yığın kitap satın almaya meyletmekti. Bu edinme tarzı artık olası değil veya artık bir anlamı yok. Bütün o şık muhitlere konuşlu, eski, dağınık dükkânlar yok olup gitti. Roy Harley Lewis, Kitap Kurdunun Sahaf Rehberi (ikinci baskı, 1982) adlı kitabında, Salisbury’deki D. M. Beach hakkında şunları yazmıştı: “Bazı kitapçıların bulunduğu yerler o kadar değerli ki, sahipleri sattıklarında küçük bir servet elde edeceklerini ve işleri evden yürütebileceklerini fark ediyorlar… Wiltshine’daki gayrımenkul fiyatları sözgelimi Londra ile kıyaslanamaz ise de, High Street’teki bu şahane köşe mevki herhangi bir kitapçıdan kat kat fazla gelir getiriyor.” Beach 1999’da; Weatherhead (kitapları kendi bastırdığı kağıt poşetlere koyardı) 1998’de kapandı. John Cowper Powys’in yüzünün, ölümünden sonra alınmış alçı kalıbı ve “Shelley’in içinde boğulduğu tekneye motorunu yerleştiren kişiye ait saat” gibi bir yığın tuhaf sergiye ev sahipliği yapan Lilies de yok artık. Ne kadar büyük ve genel, o kadar dayanıksız… Kural bu olmuş gibi görünüyor.

Koleksiyonculuk internet tarafından da tümüyle değişikliğe uğratılmış durumda. Vile Bodies’in ilk baskısını yaklaşık 25 sterline bulmam belki on iki yılımı almıştı. Bugün abebooks.com üzerinden, çeşitli durum ve fiyatlardaki (en pahalısı, en nadir Waugh kapak kılıfları eşliğinde, 15 bin dolar ile 28 bin dolar arasında değişiyor) iki düzine ilk baskıya otuz saniyede ulaşmak mümkün. Büyük İngiliz romancı Penelope Fitzgerald öldüğünde, bir saygı duruşu mahiyetinde, onu büyük kılan son dört romanının ilk baskılarını (ciltli olanları) satın almaya karar verdim. İşlem, vaktiyle Beach kitapçısının bulunduğu yerin yakınında şimdilerde park yeri bulmaktan daha az zaman aldı. Ve Keşfin Romantizmi ve Hoş Sürprizleri (evet, aşk vardı gerçekten) hakkında konuşup durabilirim, lakin eski sistem zaman açısından da maliyet açısından da hiç verimli değildi.

İlk romanımı yayımladıktan sonra kitap koleksiyonculuğunda (ya da belki kitap fetişistliğinde) biraz yerimde saymaya başladım. Kim bilir, belki bilinçaltında, “madem kendi ilk baskılarımı üretmeye başladım, o halde diğerlerininkine daha az ihtiyacım var” kararına varmışımdır. Hatta kitap satmaya bile başladım, ki bir zamanlar bu düşünülemezdi benim için. Fakat bu kitap alma hızımı yavaşlatmadı: Hâlâ okuyabileceğimden daha fazla kitap satın alıyorum. Ama bir kez daha söylemem gerekirse, bunun gayet normal olduğunu düşünüyorum: Etrafınızda sadece kalan ömrünüzde okumaya zaman yetirecek kadar az kitap bulundurmanız ne tuhaf olurdu. Ve elle tutulabilen kitaplara ve içine girip dolaşabildiğim kitapçılara hâlâ sıkı sıkıya bağlıyım. Hâlihazırda her ikisi de muazzam baskılar altında. Son romanımı bir kitapçıya giderseniz, 12.99 sterline alıyorsunuz; internetten bunun yaklaşık yarısına (artı posta) ve Kindle yüklemesi olaraksa sadece 4.79 sterline edinebiliyorsunuz. Aradaki fark kayıtsız kalınabilecek gibi değil. Ama şükürler olsun ki, ekonomi okuma ya da kitap satın alma faaliyetini tümüyle hâkimiyeti altına alabilmiş de değil. John Updike, ömrünün sonuna doğru, basılı kitabın geleceğine dair karamsarlığa kapılmıştı:

O tahayyül edilemez gelecekte,

Öldüğümde yani, kim okuyacak?

Basılı kağıt, yarım bin yılın kısa süreli mucizesinden ibaret kalacak…

Ben hem okumak hem de kitaplar konusunda daha iyimserim. Okumayanlar, kötü okurlar, tembel okurlar her daim olacaktır – onlar hep vardılar. Okumak bir çoğunluk becerisi, ama azınlık sanatıdır. Mevcut olmayan yazar ile vecd içindeki, mevcut okuyucu arasındaki kati, karmaşık ve incelikli duygu ortaklığının yerini yine de hiçbir şey alamaz. E-okuyucunun fiziki kitabın yerini tamamen alabileceğini de düşünmüyorum – sayısal olarak geride bıraksa dahi. Elinize aldığınız her kitap kendini farklı hissettirir ve görünür; her Kindle yüklemesi ise tamamen aynı hissettirir ve görünür (günün birinde e-okuyucu, tıkladığınızda elektronik Dickens romanınızın aniden rutubetli kağıt, rutubet lekeleri ve nikotin tütmesini sağlayacak bir ‘koklama’ fonksiyonu içerebilecek olsa bile). Kitaplar geçimlerini sağlamak mecburiyetinde – keza kitapçılar da. Kitaplar daha çekici hale gelmek zorunda kalacak: Lüks tüketim malları gibi değil, ama onları elimizde tutmayı, satın almayı, bulundurmayı, saklamayı, yeniden okumayı ve sonraki yıllarda onun muhtevasıyla ilk karşılaştığımız baskı olduğunu hatırlamayı arzulamamızı sağlayacak şekilde cazip, iyi tasarlanmış kitaplar olmalı. Yeni teknolojiye karşı makineleşme karşıtlarına benzer bir önyargı içerisinde değilim; sadece kitaplar irfan içeriyor gibi görünürken, e-okuyucular malumat içeriyor gibi görünüyor bana. Babamın okulda kazandığı ödüller, doksan yıl sonra bugün benim raflarımda duruyor. Goldsmith’in şiirlerini internetten okumak yerine bu şekilde okumayı tercih ederim.

Amerikalı yazar ve sanatsever Logan Pearsall Smith vaktiyle şöyle demişti: “Bazı insanlar esas meselenin yaşamak olduğunu söyler; ama ben okumayı tercih ederim.” Bu sözle ilk karşılaştığımda, zekice olduğunu düşünmüştüm; şimdi bunun (pek çok aforizmada olduğu gibi) düpedüz palavra olduğunu düşünüyorum. Yaşamak ve okumak ayrı faaliyetler değil. Birbirinden ayırt etmek yanlış (tıpkı Yeats’in, yazarın ‘yaşam ustalığı ile yapıt ustalığı’ arasındaki seçimine dair hayal ettikleri gibi). İyi bir kitap okuduğunuzda, yaşamdan kaçmazsınız, yaşamın daha da derinlerine dalarsınız. Yüzeysel bir kaçış olabilir bu (farklı ülkelere, âdetlere, konuşma kalıplarına), ama esasen yapmakta olduğunuz hayatın inceliklerine, ikilemlerine, hazlarına, acılarına ve gerçeklerine dair anlayışınızı ilerletmektir. Okumak ve yaşam ayrı değil, birlikte var olurlar. Ve yaratıcı keşif ve kendini bulma istikametindeki bu ciddi mesainin tek bir mükemmel sembolü var ve hep öyle kalacak: Basılı kitap.

Türkçesi: Murat Uyurkulak