İnsanoğlu için “100 yıl”ın bir zaman dilimini işaret etmekten çok bir takıntıya dönüştüğünü söyleyen tarihçi galiba haklıydı. “100 yıl” çoğu kez kendini aşan anlamlara bürünüyor. Etrafımız bu adı taşıyan mahallelerle, okullarla, caddelerle çevrili. 100 yıl, örtük bir şekilde çağ açma/kapama söylemini tekrarlayan siyasetçiler için iyi bir tatmin ve retorik aracı olabiliyor (“2023 hedefleri”). Kimi zamansa şairleri, yazarları anmak için 100. yıllar bir fırsat…

Tarihin ırmağına 100 yıllık aralıklarla işaret koyma merakımızın son örneği, “Future Library” (Gelecek Kütüphanesi). İskoç sanatçı Katie Paterson’a ait bu ilginç tasarı, dünya edebiyatından farklı yazarların eserlerini yüz yıl sonra okunmak üzere buluşturmayı amaçlıyor. Proje için Norveç’te bir orman alanı hazırlanmış, fidanlar dikilmiş. O ormanda büyüyen ağaçlar 100 yıl sonra kâğıda dönüşecek ve “Gelecek Kütüphanesi”nde yer almayı bekleyen eserler basılacak.

Projeye ilk desteğin 74 yaşındaki Margaret Atwood’dan gelmesi şaşırtıcı değil. Yeni yayımlanan öykü kitabı (Stone Mattress) için yapılan bir söyleşide ölümün soluğunu iyiden iyiye hissettiğini düşündürüyordu yazar. Atwood’un “Gelecek Kütüphanesi” için kaleme aldığı romanı 2114 yılına kadar hiç kimse okuyamayacak. İster “tevehhüm-ü ebediyet” ister “ölümsüzlük yanılsaması” diyelim, “gelecek” adını taşıyan bir projeye ilk katkıyı yolun sonuna yaklaştığını hisseden bir yazarın yapması bir burukluk da taşıyor. Henüz 30’una varmamış, iyi kötü ismini duyurmaya çalışan genç bir yazar, yazdıklarını 100 yıl sonranın bilinmezliğine bırakırken kuşkusuz tereddüt ederdi.

Edebiyatı ve geleceği buluşturan her tasarı içinde umut taşır. Peki, yüz yıl sonrasına dair gerçekten umutlu olabilir miyiz? Jean Echenoz’un İngilizceye 1914 adıyla çevrilen kısa bir romanı var. Birinci Dünya Savaşı’na dair hüzünlü bir öykü olan bu kitap, Fransa’da “14” adıyla basılmıştı. Muhtemelen kitabın özgün adıyla şunu demek istiyordu Echenoz: 1914’te ne olduysa, 2014’te, 2114’te de aynı şeyler olabilir. Yüzüncü yılında tartışılan Birinci Dünya Savaşı’nın nasıl bir çılgınlık olduğu konuşuluyor şimdilerde. Bir asır sonrasından günümüze bakınca ise Ortadoğu’da her gün yüzlerce kişinin öldüğü bu zaman dilimi muhtemelen delilik diye anılacak. Üstelik, ahirzaman hadisinin bildirdiği üzere, “ne öldürülen niçin öldürdüğünü ne de ölen niçin öldüğünü biliyor.” Echenoz’un romanının sonunda kahraman sadece kolunu değil, masumiyetini de kaybediyordu. Philip Larkin’in dizesindeki gibi, “never such innocence again” (öyle masumiyet bir daha asla). Oysa masumiyetimizi çoktan yitirdiğimizi anlamak için bir yüzyıl beklemeye gerek yoktu.

100 yıl sonra yerküre “şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpmaz” ve dünya yerinde duruyor olursa “Gelecek Kütüphanesi” torunlarımıza ulaşacak. Tam 100 yıl önce, güneş girmeyen bir evde neredeyse yataktan hiç çıkmadan “Kayıp Zamanın İzinde” adlı görkemli yapıtını tasarlayan Proust’un, yaptığı sıkıcı büro işinden arta kalan vaktinde kaleme aldığı “Dönüşüm” hikâyesini yayımlamaya hazırlanan Kafka’nın, Duino Şatosu’nda  başladığı ağıtlar üzerinde çalışan Rilke’nin yazdıkları gibi… Aynı yıl Dışa Yolculuk adlı romanını yazmakta olan Virginia Woolf, modernizmin etkisiyle 1910 yılının sonlarında insan karakterinin dönüşsüz bir şekilde değiştiğine inanıyordu. Ne var ki, zaman pek bir şeyin değişmediğini gösterdi. Bugünün saray matbuatı da, “Birinci Dünya Savaşı yeni bitti, gerçek kurucu liderimizi bulduk” diye ‘Yeni Türkiye’ yazıları yazabiliyor. İnsanın, Tony Judt gibi, koca yüzyıldan hiç mi bir şey öğrenmediniz, diye sorası geliyor.

Şimdi Norveç’te kitaplara dönüşmek üzere bir orman büyüyor (Mallarmé’nin dizesini çağrıştırıyor ister istemez: “Her şey sonunda bir kitaba varmak içindir”). Geleceğe bırakılan birer mektup – yazıldığını bildiğimiz ama hiç okuyamayacağımız kitaplar. Umalım ki “Gelecek Kütüphanesi” daha iyi bir dünyada kurulsun. Usta şair çok önce yazmıştı:

Bu dünyada insanca yaşamak da yoksa

            Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?