Edward Said’in entelektüel kimliğini hazırlayan şartlar, tarihte iz bırakan çoğu düşünce adamında olduğu gibi, sıra dışıdır. Ortadoğu’da başlayan eğitimine seçkin Amerikan okullarında devam ettikten sonra Batı’da Filistin davasının en güçlü savunucusu haline gelmesi, döngüsel bir yolculuğu akla getiriyor. Ne var ki tamamlanamamış bir yolculuktur bu; 1 Kasım 1935’te Kudüs’te doğduğu topraklara yıllar sonra döndüğünde hiçbir şeyi, hatta ülkesini bile yerinde bulamayacaktır Said. Onun yaşamı, gönüllü sürgünlüğün kusursuz bir örneğidir; “hayran olduğu yuvasına duyduğu yabancılık hissini bir türlü üzerinden atamayan gezginin yazgısı.” Tıpkı üzerine doktora tezi yazdığı, sonradan öğrendiği İngilizceyle romanlar kaleme alan Joseph Conrad gibi.

SAid

Said bölünmüş kimliğinin farkına çok erken yaşta varır: Ortadoğu’da eğitim almaktadır fakat Kudüs ve Kahire’de gittiği okullar Batılı eğitim veren, derslerin İngilizce okutulduğu kurumlardır. Soyadı tam bir Ortadoğuluya uygundur (okulda “Arap” diye damgalanmaktan kurtulamaz) fakat önadı “Edward” İngiliz kraliyet ailesini çağrıştırır. Lise çağlarında geldiği ABD’de de bu bölünmüşlük değişmez Said için. Onun yazgısı biraz Yahya Kemal’i hatırlatıyor; Batı’ya gidip Doğu’yu bulmak. Karşılaştırmalı edebiyat eğitimi alan Said’in kanonik Batı edebiyatları üzerine çalışmaları onu Doğu’ya götürmüştü. Bu düşünsel yolculuğun meyvesi 1978 tarihli başyapıtı Şarkiyatçılık (Orientalism) oldu. Bu kitap, yüzyıllardır Doğu üzerine çalışan Şarkiyatçıların çarpıtmalarını, zihinsel maluliyetlerini ikna edici biçimde ortaya koyuyordu. Şarkiyatçılık aynı zamanda Edward Said’in Kültür ve Emperyalizm, Medyada İslam gibi başka önemli eserlerinin de çekirdeğini oluşturuyor.

Kuşkusuz Said büyük bir eleştirmendi. Denemeyi eleştiri için en çok imkân sağlayan edebiyat türü olarak görüyor ve eleştiriyi bir sevgi edimi olarak tanımlıyordu. Bir başka dil sürgünü, Joseph Conrad üzerine çalışması bu yüzdendi. Onu seviyor ve kendi yaşadıklarını daha önce Conrad’ın yaşamış olduğunu şaşkınlıkla fark ediyordu. Kendisi de, anılarında koyduğu isimle, yersiz yurtsuzdu. Aynı zamanda tam anlamıyla bir kamusal aydındı (public intellectual). Edebiyat tarihinin yüksek kültür ürünleriyle en güncel siyasi meselelere dair eş zamanlı olarak söz söylemekte şaşırtıcı bir maharete sahipti. Bütün büyük polemikçiler gibi sözünü sakınmaz, keskin bir üslubu vardı. Kibirliydi de, şarkiyatçılıktaki birtakım basit bilgi yanışlarını yeni baskılarda düzeltmeyi reddetti. Bu tavır kuşkusuz, eşine az rastlanır özgüveninden geliyordu; dostu Lila Abu-Lughod’un söylediği gibi, yazdıklarıyla dünyayı değiştireceğine dair müthiş bir özgüvene sahipti.
Belki de hepsinden önemlisi, Edward Said, Batı medyasının Ortadoğu konusunda kulak kesildiği nadir isimlerdendi. Hayatının sonuna kadar Filistin davasını amansızca savundu, tek devletli çözüm umudunu hep korudu. Anılarında, özellikle İsrail’in 1967’de Gazze’yi işgalinden sonra “bambaşka bir insan olduğunu” yazar. Bir “fikir” olarak Filistin mücadelesinin, Filistin’in kendisinden daha büyük bir şey olduğunu biliyordu. Bir dönem danışmanlık yaptığı Yaser Arafat’ın Oslo görüşmelerinde Filistinlilere ihanet ettiği görüşündeydi. Arafat’la yollarını ayırdı ve her fırsatta sertçe eleştirdi. Hamaseti diplomasinin önüne geçirenlerle aynı dili konuşamadı. Ancak geçirdiği uçak kazasından sonra kendisini “düşman” gören Arafat’ı ziyaret etmeyi de bildi.

Edward Said, ABD’de akademik ve siyasi açıdan umutsuz bir dönemde Müslümanların, Arapların, Doğuluların ‘öcü’ olmadığını yüksek sesle dile getirdi. Timothy Brennan’ın deyişiyle, tam zamanlı bir put kırıcıydı. Kendisini “terörist akademisyen” diye yaftalayan Siyonizm yanlısı kuruluşlara meydan vermedi. Geniş entelektüel ilgileri ve derinlikli okumaları, Filistin davasının yeminli düşmanlarının bile kafasını karıştırıyordu. 11 Eylül’den sonra medyanın bitmez tükenmez çarpıtmalarından bunalıp ekranlardan ve mikrofonlardan uzak durmayı seçti. Said’in bıraktığı boşluk hiç dolmadı. Bugün yaşasaydı, çocukluğunu geçirdiği Mısır’da olup bitenler, ‘Arap hazanı’ ve sonrası hakkında ne söylerdi? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama Said’in mirasına sahip çıkmak, günümüz Ortadoğu’suna onun penceresinden bakmak anlamına da geldiği için değerli.

Edward Said, 25 Eylül 2003’te, uzun süre mücadele ettiği kansere yenildi. Onu ailesinin ve dostlarının Kitap Zamanı için yazdığı kısa metinlerle anıyoruz.

***

Najla Said: Babam ruh ikizimdi

Edward Said’in kızı Najla Said, New York’ta yaşayan bir tiyatrocu. Oyunlarıyla Doğu-Batı arasında köprü kurmayı amaçlayan Said, Looking for Palestine (Filistin’i Aramak) adlı kitabında çocukluğundan bu yana kimlik arayışını ve babasına dair anılarını anlatıyor. Najla Said ile kitabını ve ölümünün 10. yılında Edward Said’i konuştuk.

1_Ro8baMMEyj-xS4LV_wxL0Q

Kimlik arayışınızın ilginç öyküsünü yazmaya ne zaman karar verdiniz?

Aslında bu çok uzun bir zaman içinde kendiliğinden gelişti. Bu fikir, on yıl boyunca günlüğüme yazdığım ya da makale, hikâye hatta elektronik posta olarak kaleme aldığım kişisel metinlerden doğan Filistin adlı tek kişilik oyunumdan ortaya çıktı. 2005’te, ilk aşamada oyunun sadece 15 dakikalık bir versiyonunu sahneledim. Tiyatrodaki meslektaşlarım bunu daha uzun bir metne dönüştürmem için beni teşvik etti, dört yıl boyunca da bunu yaptım. 2010’da dokuz hafta boyunca “Off-Broadway” için tam 90 dakikalık bir uyarlamasını sahneledim. Daha çok insana ulaşmak için bunu bir kitap haline getirmem gerektiğinden söz edilmeye başlandı. Hem oyunun hem de ardından gelen anıların Amerikan göçmen anlatısındaki bir boşluğu dolduracağını düşündüm; zor ve kafa karıştırıcı olarak bilinen bir konuda (yani Ortadoğu konusunda) uzlaştırıcı ve biraz da göz korkutmayan bir tutumu benimsedim. Gerçek hayatta, insanlara çatışmanın sebeplerini basit bir şekilde açıklamak hiçbir zaman o kadar zor görünmemişti gözüme. Kitapta da daha çok insana ulaşmak için aynı samimi tutumu benimseyip benimseyemeyeceğimi görmek istedim.

Kitabınız Looking for Palestine, bir Arap-Amerikan genç kızın özgüven kazanma hikâyesi aynı zamanda. Edward Said’in babanız olarak değil de entelektüel kimliğiyle, yazdığı kitaplarla bu serüvende etkisi oldu mu?

1_vmrD4Fo_K6IqnsHn_rfDiwBen Edward Said’in öğrencisi olmadım. O benim babamdı. Kitaplarının kim olduğumu ve olacağımı belirlemekte, bazı dolaylı yollar dışında, çok az etkisi oldu. Benim için Edward Said bir yazar ya da akademisyen değil bir insandı. “Babacığım”dı. Ve her iyi baba gibi özgüvenimi kazanmama yardımcı oldu.

Babanızı “ruh ikizim” diye tarif ediyorsunuz. Edward Said’in “ruh ikizi” olmak nasıl bir şeydi?

Söylediğim gibi o benim için önce bir insandı. Kitapta ifade ettiğim şekliyle, “yaradılıştan ruh ikizimdi.” Hassasiyetimi, tutkumu, sanata ve edebiyata olan ilgimi, espri anlayışımı, endişeli halimi, çalışma alışkanlıklarımı, empati duygumu ve nezaketi ondan aldım. İkimizin de en ciddi ve derin konuları tartışırken bile şakacılıkla, muziplikle karışık tez canlı bir enerjimiz vardı.

Kitaptaki ilginç bölümlerden biri “Edward Said’in İsrail askerlerine taş attığı” o ünlü fotoğrafa dair. Çok popüler olan bu fotoğrafın hikâyesi sanıldığı gibi değil. Tekrar anlatmanızı istesem?

Haziran 2000’de ailece Lübnan’ın güneyini ziyaret etmiştik. 25 yıllık işgalden sonra İsrailliler o bölgeden yeni çekilmişlerdi. Güney Lübnan’ın bağımsızlığını sembolik bir şekilde kutlamak için insanların (Lübnan’da) terk edilmiş bir İsrail kontrol kulesini taşlayabildikleri bir yer vardı. Babam ve ağabeyim kimin daha iyi taş fırlatabileceği konusunda bir yarışa girdi (bu elbette taşları niyetlenen amaçla atmıyorlardı anlamına gelmez, çünkü o niyetle atıyorlardı ama orada kimse yoktu). Sonra bir fotoğrafçı o ânı yakaladı ve fotoğrafı bir basın ajansına sattı. Üç saat içinde fotoğraf, babamın “İsrailli askerlere” taş attığı şeklinde yanlış bir altyazıyla birlikte bütün internet sitelerindeydi, belli başlı gazetelerin manşetlerinde yer aldı. Olay tamamen son derece gülünç ve saçmaydı.

1_Z3BpGI7n7jXLSDFTF0_FBg

Babanız hakkında hiç unutamadığınız bir anıyı paylaşır mısınız?

Dürüst olmak gerekirse, bu tür bir anıyı paylaşmak istediğimden emin değilim. Kitapta pek çok şey anlattım ama annem, babam ve abimle ilişkim hakkında, bana kalsın diye, kasıtlı olarak paylaşmadıklarım da var. Söyleyeceğim şu, onun delişmenliğini ve o muhteşem espri anlayışını en çarpıcı yönü olarak anımsıyorum ve babamı tanıyan pek çok kişi de aynısını söyleyecektir: İnanılmaz, tadına doyulmaz şekilde eğlenceliydi.

Entelektüel anlamda ve kişisel olarak Edward Said’in size mirası nedir?

Babam her anlamda bir hümanistti. Bu onun ve muhteşem annemin her açıdan bana ve abime geçirdiği bir özellik. İnsan ol, insan kal, insanlığı düşün. Her zaman. Babanızın size söylediği ve kitapta yer verdiğiniz, Ortadoğu barışına dair şu sözler çok çarpıcı: “Biz dünyadan çekip gidene kadar –benim kuşağım, Şaron’lar, Arafat’lar, hepimiz- hiçbir şey değişmeyecek. Bu işi düzeltmek sizin kuşağa düşer.”

Kuşağımızın bunu gerçekleştireceğinden umutlu musunuz?

Bunları geniş bir açıdan düşündüğümde umutlu olmak çok zor ama aynı zamanda her gün, yaşamım boyunca tanık olduğum popüler görüşün nasıl da değiştiğini gösteren deliller çıkıyor karşıma (Filistin’in adalet ve eşitlik mücadelesine dair). Babamın bu temel değişimde kısmen payı var. Ama tekrar tekrar söylediğim gibi, o benim babamdı. Bu yüzden hayatım boyunca tek bir bireyin eserinde büyük değişim imkânını görmemem nasıl söz konusu olabilir? Temel sorunların ben hayattayken, kuşağım tarafından çözülüp çözülmeyeceğini bilmiyorum ama kesinlikle ileriye dönük adımlar atacağımızı biliyorum. Atmak zorundayız. Atacağız.

1_LTcByJ0NCCjVPtNJyuiPNw

Zainab Istrabadi: Onunla çalışmak bir ayrıcalıktı

(Edward Said’in asistanı [1986–2001], Indiana Üniversitesi)

Profesör Said’le çalışmak benim alınyazımdı. 1986’da onunla (ve onun için) çalışmaya başladığımda kendisine telefonla ulaşmanın çok zor olduğunu fark ettim. Sadece bir avuç insan; annesi, eşi Mariam Said, iki çocuğu ve üç dört yakın dostu dışındaki herkesin sadece mesajlarını almam konusunda talimat verilmişti. Bu nedenle, onun için çalışmak istediğimi söylemek için ofisini ilk aradığımda kendisiyle konuşabilmiş olmam çok şaşırtıcı. Onunla bir sonraki çarşamba, ofis saatlerinde görüşmek için randevu almıştım. Bana ofisinin çok yoğun olduğunu, pek çok işin bir arada yapılması ve teslim tarihlerine uymak için çok çalışmak gerektiğini söyleyerek yüzünde bir gülümsemeyle, “Ben çalışılması güç biriyimdir. Şimdi çıkayım, bırakayım da asistanım sana ne kadar zor biri olduğumu anlatsın,” demişti. İlk adımı atmalıydım, bu yüzden işin üstesinden gelip gelemeyeceğimi görmek için ofiste çalışmaya gönüllü oldum. İki hafta sonra bana bir çek verildi, ama o günden 14 yıl sonra New York’tan ayrıldığım zamana kadar bana hiçbir zaman “işe alındın” demedi. Bir defasında kendimi onun sekreteri olarak tanıtmıştım. Beni duymuş olmalı, odasına çağırdı ve onun sekreteri değil, asistanı, ekibinin bir üyesi olduğumu, onun için değil onunla çalıştığımı söyleyerek beni payladı. Edward Said’le çalışmak bir iş değil bir ayrıcalık, bir onurdu.

1_qNQc6TMWFGZE13ujWA2IPg

Wadie Said: Babamın bugün aramızda olmasını dileyen sadece ben değilim

(Oğlu, Güney Carolina Üniversitesi’nde Hukuk Profesörü)

Babamın mirasının iki boyutu var. Öncelikle görüşlerini cesur ve ilkeli bir şekilde dile getirmiş, olumsuz sonuçlardan korkup yılmamış, cesaretinin kırılmamış olması bana ilham vermeye devam ediyor. Bu, amacına ulaşmak için insanların statükoyu taklit etmek ve iktidar sahibini övmek dışında kayda değer bir şey söylemediği günümüzde özellikle kayda değer. Babam yazdıklarının etkisi konusunda naif olmasa da, herhangi bir muhtemel olumsuz sonuca ya da tehlikeye cevabı, her zaman güç kazanmak için birbirini destekleyebilecek topluluklar arasında dayanışma sağlamanın yollarını aramak olmuştur. Yaşamı boyunca, ister Filistin’de ister başka bir yerde, ezilenlerin mücadelesinin ortak yönlerini vurgulamak ve temel insani değerleri korumak amacıyla gerekli bağları kurmak için her imkânı değerlendirmekten vazgeçtiğini hiç görmedim. Bir avukat ve akademisyen olarak benim de işim ondan öğrendiklerimle, hepimizin kullandığı hak ve imtiyazların ellerinden almak için hükümetin ‘terörist’ diye damgaladığı birey ya da toplulukları savunmayı içeriyor.

İkincisi, babam işini çok ciddiye alan biriydi. Vardığınız sonuç başlangıçtaki görüşünüzle çelişse bile, çalışılan konunun titizlikle incelenmesinin en önemli şey olduğuna inanırdı. Ben de, onun çalışmasının düzeyine yaklaşmak bazen çok zor olsa da, bu tutumu benimsemeye çalıştım. Çünkü bir görüşe körü körüne ve gerçeklere rağmen bağlı kalmak hiçbir amaca hizmet etmiyor.

Öyle görünüyor ki, babamın bugün bizimle olmasını ve Ortadoğu ve ötesindeki militarizme, konfesyonalizme ve zulme karşı yol açıcı bir ses olmayı sürdürmesini dileyen sadece ben değilim.

1_H6SJK_hRLn6khi9Z-9ciJA

Gayatri Spivak: En önemli mirası Doğu-Batı Divanı projesi

(Çalışma arkadaşı, Columbia Üniversitesi)

0_Vja8ykT9Ua2V0igj<img class=”progressiveMedia-noscript js-progressiveMedia-inner” src=”https://canbahadiryuce.files.wordpress.com/2017/10/1c1dc-0vja8ykt9ua2v0igj.jpg”>

Bu sıkıntılı zamanlarda Edward Said’in bilgeliğini, kararlılığını ve tutarlılığını düşünüyorum. Edward Said’den sonra, entelektüeller için bilgi üretiminin sömürgecilik sosyolojisini göz ardı etmek imkânsızdır. Onun en önemli mirasının “öğrencileri” olduğuna inanıyorum, hatta ona gerçekte öğrencilik yapmamış olanlar bile: Gauri Viswanathan, Aamir Mufti, Judith Butler, Harold Veeser, Bruce Robbins, Mustafa Bayoumi, Rob Nixon, Rashid Khalidi ve daha pek çoğu… Bu yaşayan bir miras, çünkü saydığım isimlerin hepsi olağanüstü öğretmenler. Toplumsal alanda, İsrail’in intikam siyaseti düşünüldüğünde, Said’in en önemli mirası bence müzik yoluyla olandır; çok değer verdiği bir sahne çalışması. Elbette, Doğu-Batı Divanı Orkestrası’ndan bahsediyorum, İsrail ve Filistinli gençleri uyum üretmek için bir araya getirmeyi amaçlayan, Daniel Barenboim ve Mariam Said’in ustalıkla yönettiği o önemli girişimden.

Timothy Brennan: Bir nesli şekillendirdi

(Öğrencisi ve dostu , Minnesota Üniversitesi’nde edebiyat profesörü)

0_yGu3fj96Mwqa4rdu

Tüm tatlı diline rağmen Edward (bazen unutsak da) çoğunlukla sert, sinirli ve ateşliydi, yıpratıcı dönüşleri olur, mücadele edilecek karşı tarafı hep önemserdi. Onu tanıyanların zihninde bıraktığı anı budur. 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında henüz ünlü olmadığı çıraklık dönemi yıllarını dikkate almazsak Edward’ın amacını gözden kaçırabiliriz. Örneğin, 1980’lerin başında yazdığı “Seyahat Eden Kuram” gibi bir denemede (ki oldukça yanlış yorumlanmıştır) Marksizmin ve sömürgecilik karşıtı mücadelenin, akademik seminerlerde yeniden kullanımını kolaylaştırmak için yumuşatılmasına ateş püskürür. Tüm kariyeri aslında Reagencılığın ve çeşitli anti-hümanist kuramların bozulmuş ortamına bu ilk toplumsal demokratik amacı yeniden sokabilme mücadelesidir. Bu açıdan Edward’ın en önemli katkısı, 18. yüzyılın büyük ikon düşmanı ve dilbilimcisi Giambattista Vico’yu yeniden canlandırmak olmuştur. Aslında Edward ilk değildir ama savaş sonrası Amerika’sında Hegel’in ve toplumsal solun öncüsü ve sömürgecilik karşıtı düşünceyle çok ilgili olduğunu Edward’ın da belirttiği o büyük Napolitan’ı [Vico’yu] yeniden canlandırmada en etkili isim odur. Edward’ın Filistin konusunu ele alışında ya da laiklik hakkında yazılarında bile Vico’ya sadakat vardır. Hayranlık duyduğu Georg Lukács’ın ardından, Edward ilk önemli eserinde (bu eserde ilk kez Arap edebiyatına değinir) yüksek edebî modernizmin ezoterik yüksekliğine zekice saldırır ve bunun yerine Vico’nun lehçe ve sözel vurgularını önerir. Açıkça söylemek gerekirse, Şarkiyatçılık’ı besleyen, Müslüman ya da Arap ‘öteki’nden çok Vico’nun ideolojisidir. Burjuvazinin kibirli akılcılığına, insanı tek tip doğaya sahip aptal bir uzantıya indirgeyen mekanistik felsefeye karşı, dilbilim geçmişi anlam için okur, bize tarihten ne öğrenebileceğimizi anlatır, insanın edimlerine hayranlık duyar. Bu yolla Edward, yeni bir nesli şekillendirmiştir.

1_LNh4cgNMZ9TuvRduOVfdOQ

Rob Nixon: ‘Yenilmez bir umutsuzluğun’ somutlaşmış haliydi

(Öğrencisi, Wisconsin Üniversitesi’nde edebiyat profesörü)

Öğretmenliğin en güzel yanı şu: Bir hayat ı doğru bir anda doğru bir vuruşla değiştirebiliyorsunuz. Edward Said’in de benim üzerimde 1980’lerin ortasında Columbia Üniversitesi’nde bir yüksek lisans öğrencisi olarak kendisiyle çalışırken böyle bir etkisi oldu. O zamanlar bir siyasi sürgündüm ve Güney Afrika’dan henüz gelmiştim. Edward Said, tutkulu bir şekilde, maalesef bugün de geçerli konular olan emperyal güçlerin hükümdarlığı, direniş ve yerinden edilme gibi meselelere kafa yormakla meşguldü. Eserleri ve yaşamının dönemeçleri o acı verici zorla yerinden edilme konusuna entelektüel bir merkezilik kazandırdı. O “görünmeyen gücün normalleştirilmiş sessizliği” altındaki “belgelenmemiş türbülans”a şahit olmaya inanıyordu. Entelektüel hayatın insanı kitaplarda ve hayatta sevdiği, nefret ettiği, onu etkileyen, ilgisini çeken, rahatsız eden şeyler konusunda dürüst olmaya zorladığına inanıyordu. Edward’ı sevmeyenlerin bile zekâsının inanılmaz boyutunun ve o katıksız heyecanının hakkını teslim etmesi gerekir. İsrail ordusunun bir başka katliamıyla karşılaştığında olsun, metastaz yapan kendi kanser hücreleriyle mücadele ederken olsun hep korkusuzca yaşadı. Edward, kırıklığın içinde anlamlı bir enerji bulmak konusunda eşsiz bir yeteneğe sahipti. John Berger’ın sözleriyle o “yenilmez bir umutsuzluğun” somutlaşmış haliydi.

1_KCfrExSfOFQ0D_73GQOqBA

Hilmi Yavuz: Edward Said bir aynaydı

Edward Said’in oryantalizm üzerine söylediklerinin, Türkiye’nin zihin ve siyaset tarihi bağlamında ne anlama geldiği üzerinde hiç durulmadı. Antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını kazanmış olan bir ülkenin intelijensiyasının, rahmetli Cemil Meriç üstadımızın ifadesiyle “sömürgeciliğin keşif kolu” olan oryantalizm konusunda çok daha hassas olması gerekirdi;- ama öyle olmadı. Halbuki, Batı’nın bize bakışını temelli bir biçimde belirleyen, ‘oryantalizm’ idi. Şarkiyatçılık üzerine yazan, hatta bu konuda kitap yayımlayan bazı öğretim üyesi dostlarımız, Edward Said’in tezlerini, maalesef, tıpkı onun eleştirdiği neviden bir ‘sömürge entelektüeli’ gibi okumuşlardır. Oryantalizmin zihinler üzerine inşa ettiği tahakküm mekanizmasının teorik dökümünü, Said’den yola çıkarak ve sadakatle aktarmışlar ama bu mekanizmanın Türk intelijensiyası üzerindeki kuşatıcı, baskıcı yıldırıcı hâkimiyetini çözümleme ve sergilemede aciz kalmışlar; bir yandan Said’in görüşlerini naklederken, öte yandan romanlarında (hem de Said’in teorik dökümünü yaptığı anlamda!) oryantalizmin dik âlâsını icra eden bir romancımızı göklere çıkarmakta asla beis görmemişlerdir. Türkiye’deki ‘sömürge entelektüelleri’nin bilmedikleri şudur: Said’i ezberlemek bir şeydir, anlamak başka şey! Hiçbiri Said’den yola çıkarak Türkiye’yi, Türkiye’nin modernleşme sonrası zihniyet tarihini, sözüm ona Türk intelijensiyasını analiz etmedi! Said, Necatigil’in deyişiyle, “onları onlara gösteren ayna”ydı;- o yüzden bakamadılar aynalara: Baksalar, kendilerini göreceklerdi çünkü…

1_plP1yLIv_xHgmXYTtq7-8g

Moustafa Bayoumi: Yola devam etme kararlılılığı hepimiz için bir ders

(Öğrencisi, New York Şehir Üniversitesi)

Edward Said, hayatının son dönemlerinde yazdığı “Kaybedilen Davalar Üzerine” adlı denemesinde, özellikle Filistin’in durumu hakkındaki derin hayal kırıklıkları ve hüsranlarıyla nasıl baş ettiğinden bahseder. Bu deneme pek çok açıdan tipiktir, özellikle de derin bir umutsuzluğun pençesindeyken bile Said’in insani direniş ve yaratıcılık ihtimalinden vazgeçmeyi reddetmiş olması açısından. “Kaybedilen Davalar Üzerine”yi bir doğrulamayla bitirir. Said’e göre entelektüel, Adorno’nun dediği gibi, “ikna edici bir şekilde düşünülmüş olan ın başka bir yerde, başka insanlarca da düşünülmüş olması gerektiğine” ilişkin güvenden başka teminatı olmaksızın, tekrar başlama ihtiyacına dair bitmek bilmez bir inanca sahip kişidir. Başka bir deyişle, eleştirel düşünce “düşmanlarının teşvik etmeye çalıştığı, kaybedilmiş davanın acı ve ümitsizliğini körelterek avamın devinirliğini ifade etme yeteneğine sahiptir” diye yazar Said. Ve “bu açıdan bakıldığında aslında kayıp bir davanın gerçekten kaybedilmiş sayılıp sayılamayacağı” sorusuyla bitirir denemesini. Onun bu yoğun eseri, tam da şimdi neden Edward W. Said’e ihtiyacımız olduğunu dâhiyane bir şekilde özetliyor. Kitaplarında bu dünyanın haksızlıklarını alt etme ve düşüncelerin ama sadece düşüncelerin yaratıcılığı temelindeki bir değişimi savunma konusunda biteviye bir arzu buluruz. Said’in kahramanı avam değil entelektüeldir, fakat kahramanların yenilip zalimlerin hüküm sürmeye devam ettiği, inancını yitirmiş bir dünyada yaşadığımızın da farkındadır. Yine de Edward Said, entelektüel başarısının gücüyle, ki bu her zaman dâhiyane bir başarıdır, toplumsal adaleti tam da onu kaybediyorken sürdürmenin dünya vatandaşı olarak hepimizin sorumluluğu olduğu konusunda pek çoğumuzu ikna etmeyi başarmıştır. Öleli on yıl oldu ve bu on yılda dünya daha da derine battı. Filistin halkı şimdi çok daha bölünmüş halde ve dünya onların haklarının, isteklerinin farkında olmaktan çok daha uzak. Arap dünyası bir değişimin eşiğinde gibi görünüyor ama şiddetle tekrar otoriter rejimlere dönüyorlar. Oryantalizm ve İslam korkusu dünyayı yıkıcı bir şekilde bölümlere ayırarak insanların gözünü kör etmekte. Ve emperyalizm, dinî aşırıcılık ve ekonomik eşitsizlik dünyayı yıkmaya devam ediyor. Bu ve bunun gibi gerçeklerle yüzleşmenin umutsuzluk dışında bir yolu var mı? Yine de Said’in yola devam etmek konusundaki kararlılığı hepimiz için bir ders niteliğinde. “İkna edici bir şekilde düşünülmüş olanın başka bir yerde, başka insanlarca da düşünülmüş olduğu” fikri, başkalarıyla hareketlerimizi ve tarihlerimizi birleştirerek ortak mücadelelerde ortak bir insanlık keşfedebileceğimizi söylemenin bir başka yolu. Bu onun bize bıraktığı ders ve bu nedenle Edward Said’i on yıl önce kaybetmiş olsak da asla kaybetmemeliyiz, diyebilirim. Onun temsil ettiği şey aslında hiçbir zaman kaybolmaz.

1_dKbC9IagvsnEY1QivRkzKQ

Jean Mohr: İki toplum arasında köprü kurmaya çalışıyorduk

(Fotoğraf sanatçısı — Edward Said’le birlikte After the Last Sky kitabını hazırladı)

Edward Said benim için çok iyi bir dosttu. Ne zaman biri ondan bahsetse çok önemli bir yazar ve düşünür olduğunu bir kez daha anlıyorum. Ama eserleri konusunda bir yargıda bulunmak bana düşmez. Ortadoğu’daki sorunlar ve özellikle Filistin halkının kaderi konusunda her zaman aynı görüşte olmadık. Ama genel duruşumuz aynıydı. O, ABD’de bir sürgün olarak, ben de işgal altındaki Filistin’de bir Kızılhaç çalışanı olarak iki toplum (İsrail ve Filistin) arasında köprü kurmaya çalışıyorduk. New York’ta onun evinde geçirdiğim bir hafta ve After the Last Sky (Son Gökyüzünden Sonra) adlı kitap, hatırımda işbirliğinin mükemmel örnekleri olarak yer etti ve ondan sonra da New York’ta, Paris’te ve Cenevre’de çok iyi iki dost olarak kaldık. Radyo dinlerken ya da televizyon izlerken ne zaman haberlerde Filistin’den bahsedilse Edward Said’i düşünmeden edemem, onun bunlara tepkisinin ne olacağını hayal etmeye çalışırım.

1_ehN3qEZmmqDw24jSRLuk1A

William Spanos: ‘Filistinli olmayan bir Filistinli’

(The Legacy of Edward W. Said kitabının yazarı, Binghamton Üniversitesi)

Edward Said benim için, yaşamakta olduğumuz, ulus devletlerin gücünü yitirdiği ve devlet karşıtı yeni bir mücadelenin doğmakta olduğu dünyanın, küresel fetret devrini sarsan gücün karşısında “gerçek”ten bahsedenler içinde en önemli sesti, öyle olmaya da devam ediyor. Bu görüşümün birbiriyle ilişkili iki sebebi var: Dost/düşman ikiliğini, Batı’nın emperyal projesini ve en sonunda ulus-devlettense tamamen farklı kimlikçilik karşıtı bir idareyi isteyen, dev bir nüfusa sahip devletsiz insanları meydana getiren ulus-devlete ait olma mantığına karşı koymak için Said bizi bir sürgün bilincinin yabancılaştırıcı ve özgürleştirici anlamları üzerine düşünmeye sevk etmiştir. Son kitabı Hümanizm ve Demokratik Eleştiri’de kendisini Batı’nın hümanist geleneğini emperyalizminin kibirli kimlikçiliğinden ayrıştırmak için “hümanist olmayan bir hümanist” olarak tanımlamasına teşbih olarak ben de onu “Filistinli olmayan bir Filistinli” diye tanımladım. Bu paradoksla, Said’in önerdiği ara devletin sadece fetret devrindeki dünyanın zor koşulları için tek yeterli şart değil, aynı zamanda gelecekteki tam demokratik bir beşeri şehrin de şartı olduğunu söylemek istiyorum. Bütün bunlar bana göre Said’in, çağdaş küresel durumun, Batı’nın emperyal projesinin kendini imha etmesiyle hızlanan bir fetret devri olduğu teşhisini ortaya koyduğu muhteşem kitabı Kültür ve Emperyalizm’in son bölümünde özetlenmiştir. Bununla Edward, ulus devletin yaşamı zorlaştıran gücüne meydan okuma görevi için uygun bir direnişin bilfiil pasif olan şeklini devreye sokan bir Zamanı kastediyor. Aynı zamanda, özünde ulusal anavatana ait olmanın o ölümcül kimliksel dost/düşman mantığını da parçalamak için gelecek toplumları eğiten bir zamanı işaret ediyor. Ona göre bu gelecek toplumunda “birleşmiş halde, ahenk içinde birlikte dans edildiğini” görmek, yani farklı oyuncuları, Yahudileri/Arapları, Yunanları/Türkleri, Amerikalıları/Latinleri indirgemeyen, aksine zenginleştiren, düşmanlıkla değil sevgi dolu bir çekişme ile (auseinandersetzung) nitelenecek bir aidiyet içinde görmek mümkün olacak. Edward Said ve onun entelektüel mirasıyla ilgili dikkati çekmek istediğim bir başka nokta da onun cömertliği. Edward, pek çok ilerici entelektüelin aksine, sürgün bilinci nedeniyle cevaptan çok soruya saygı duyardı. Gelecek hakkındaki hayalinin temelinde tam olarak bu entelektüel açıklık, kapalılığın acımasızlığına olan direnç yatıyordu.

H. Aram Veeser: Tanıştığım ilk dâhiydi

(Öğrencisi, Edward Said: The Charisma of Criticism adlı kitabın yazarı, The City College of New York)

Geçenlerde sınıf arkadaşım Sean Wilentz, “Bizim bildiğimiz Said, dünyanın bildiği Said değildi. Biz onu Princeton’dayken de tanıyorduk.” dedi. Bugün Princeton’da tarih profesörü olan Wilentz, hocamız Said’in “Ivy Lig” cilasını ve özgüvenini anımsıyordu. Ama benim Said’le ilgili en iyi hatırladığım şey, şaşırtıcı mütevazılığı. Edward Said, tanıştığım ilk dâhiydi. Sıkı bir rekabetin içinde akademide bir “süperstar” oldu sonra. Ardından, Filistin özgürlük hareketinin önde gelen savunucusu olarak televizyonda sık sık görünmeye başladı ve daha da ünlendi. Ama tüm bu ilgiye rağmen, potansiyellerini sonuna kadar kullanabilmeleri için başkalarına yardımcı olmaya öncelik verirdi. Bu bir hoca için çok doğru bir tutumdu. Said’in o kendine has cömertliğini, arkadaşı Hanna Mikhail hakkında yazdıklarını okuduğumda bir kez daha anımsadım. Hanna onunla Fransız yazar Jean Genet için Beyrut’ta bir görüşme ayarlamıştı. Daha sonra Said, arkadaşı Hanna’nın onları tanıştırdığını ve onları izlemek için sessizce geri çekildiğini yazdı. “Genet’nin o özel bakış açısını tam olarak, dikkatim dağılmadan hissedebilmemi istemişti Hanna” diye anlattı. Arkadaşının geri çekilişini, “Onun etrafındaki herkese sunduğu o hoşgörünün ve bunun insanların kendileri olmalarına imkân sağlamasının Hanna’nın özgürlüğü arayışındaki temel odağı”nın bir örneği olarak yorumlamıştı. Said’in temel özellikleri de böylece ortaya çıkıyor: İnsanların kendileri olmalarına izin vermek şeklinde tanımlanabilecek bir hümanizm, kişisel ve siyasi özgürleşmenin birbirinden ayrılmazlığı, mükemmellik ve yüksek zekâlarla yüz yüze görüşme arzusu; yol açıcının önemli rolü. Tolerans onun portresinin merkezindedir. Karizması küçük olduğu kadar büyüktür de. Samimi söylenmeleri Said’in kalbi gibi görünen büyük mücadeleleri de ortaya koyar aslında. Alaycı dönüşleri ve yaşamın keyfini çıkarması kadar, Said’i tanıyanlar onu bir tür Hanna olarak, sessizce geriye çekilip başkalarının kendilerini gerçekleştirmesini izlemekten mutluluk duyacak kadar özverili biri olma özelliğiyle de anımsar.

1_iHuGPkRmJ63ldAQXFYIQYw

Müge Gürsoy Sökmen: Kitaplarını bir kez daha okumakta yarar görüyorum

(Metis Kitap)

İndirgemeci yorumlarda İslam fundamentalisti, Arap milliyetçisi vb. kimliklere sıkışmış bir partizan gibi sunulsa da, Edward Said’in yaşamı ve kitaplarıyla bize verdiği en önemli ders, evrensel ilkelerin önemini vurgulamak olmuştur: “Kültürlerarası diyalog ve insanların bir arada yaşamasından yanayım: Ama gerçek bir diyalog olabilmesi için önce gerçek ilkelerin ve gerçek adaletin yerleştirilmesi gerekir.” demiştir. 1996’da İstanbul’a geldiğinde Defter dergisi için yaptığımız söyleşide, ister Doğu’dan ister Batı’dan gelsin, “yerel pratikleri meşrulaştırmak uğruna evrensel davranış yasa ya da ilkelerini askıya alma”nın tehlikelerine dikkat çekiyordu. “Benjamin’in tarihin muzafferlerin tarihi olduğu yolunda harika bir cümlesi vardı; tarihçinin görevi, bu muzaffer resmigeçidin daima kurbanların çökertilmiş gövdeleri üzerinde yapıldığını hatırlamaktır. Bu yüzden anlatı ve kimlik, hiç değilse benim için, hiçbir Zaman istikrarlı bir şey olmadı; çünkü bunların içine kısılıp kalabilirsiniz, aygıtın bir yaratığı haline dönebilirsiniz. Çünkü kimlik ve anlatı tabii ki, hükümet için, toplumsal yetke için, devletin siyasal iktidarı için merkezi bir rol oynuyor.” deyip uyarmıştı: “Evrenselciliğin temelinde insan davranışlarına ve hükümetlerin bireylere karşı nasıl davranabileceğine dair bazı asgari normlar olmalı.” İnsanlığı dinsel, etnik vb. kimliklerine göre bölüp sadece kendi tarafındakilere adalet ve insanca yaşam hakkı tanıyan iktidarların yine güçlendiği bu dönemde Said’e tekrar dönüp Şarkiyatçılık’ı, Kış Ruhu’nu, Entelektüel’i, tüm kitaplarını bir kez daha okumakta yarar görüyorum.