İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde Londra’ya düşen bombaları izlerken şiirleri üzerinde çalışan T. S. Eliot, yaptığı işin meşru olup olmadığını sorgulamıştı. O bombalar Ortadoğu’ya yıllardır, aralıksız düşüyor. Coğrafyamızda barış, iki savaş arasında bir mola sadece. Peki Ortadoğulu yazarlar, bombalar altında edebiyat yapmak meşru mu, tartışmasının neresinde?

Edward Said bu coğrafyayı tanımak için siyasetin sınırlarından çıkıp edebi metinlere bakmak gerektiğini yıllar önce söylemişti, çağrısı yeterince karşılık bulmadı. Örneğin, Filistin’de yaşanan acılara dair onca tarih ve siyaset kitabı var -hangisi toprağını kaybetmenin trajedisini Hasan Kanafani kadar iyi anlatabilmiştir? Kanafani’nin Güneşteki Adamlar adlı kısa romanı dilimize de çevrilmişti, hem yayın dünyası hem de okurlar tarafından ıskalandı denilebilir.

Yanı başımızda canlı kanlı bir edebiyat var, gelgelelim bakmıyoruz. Mahmud Derviş’ten haberdarız da Semih el-Kasım’ı tanımıyoruz mesela. Sadık Hidayet’in varoluşçuluğuna hayran olanlarımız Mahmud Devletabadi’nin karanlık dünyasından habersiz. Füruğ Ferruhzad ilgi devşirirken Simin Behbahani görülmüyor. Necip Mahfuz, Nobel almasaydı muhtemelen İbrahim Aslan gibi bizde az bilinen bir isim olarak kalacaktı, oysa Aslan’ı daha iyi bir yazar sayan Mısırlılar tanıdım. (Malum, Nobelli bir isim her zaman kendi dilinin en iyi  yazarı, şairi olmuyor.) Kahire’nin sokaklarına Mahfuz’un yazdıklarından aşinaysak, Mısır hapishanelerinde çekilen acıları da Sunullah İbrahim sayesinde biliyoruz. Seyid Kutub, Abdülnasır’ın hapishanelerinde otuz ciltlik tefsirini yazarken, karşıt görüşteki Sunullah İbrahim de romanları için malzeme biriktiriyordu. Birkaç yıl önce Taha Muhammed Ali’nin biyografisiyle karşılaşınca şaşırmıştım: Köyü haritadan silinen o Arap şairi, doğru dürüst okula bile gitmeden, kendi kendini yetiştirerek dilinin en güçlü lirik seslerinden biri olmuş. Öte taraftan, bir Filistinli şair hakkında yazılmış tek biyografinin İngilizce olması durumu özetliyor sanırım.

Coğrafya sadece yazılanları değil refleksleri de biçimlendiriyor: Birçok Mısırlı romancının Sisi darbesine sessizce destek verdiğini unutmayalım. Ortadoğulu yazarlar ölümlerin ve savaşın ortasında yazmanın meşruluğu üzerine değil, yaşananları nasıl kağıda geçireceklerine kafa yoruyorlar artık. Ahmed Sâdevi geçen yıl Arap dünyasının saygın ödüllerinden birine değer görülen Frankenstein Bağdat’ta adlı romanında, Irak’ta yakın zamanda olup bitenleri, edebiyat tarihinin ünlü canavarını metafor olarak kullanıp zekice betimliyordu. “Herkesin herkesi öldürdüğü” bir kaosu anlatmak için daha iyi bir metafor olamaz, Bağdat’ta dolaşan bir Frankenstein: Belki de bugün Irak’ta yaşananları anlamanın tek yolu fantastik kurgudur. Sinan Antun, Yalnız Nar Ağacı romanında (İngilizceye The Corpse Washer -Ölü Yıkayıcı- adıyla çevrildi) heykeltıraş olmak isteyen bir gassalin iç çatışması üzerinden Saddam diktatörlüğünü anlattı. Halid Halife’nin Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok romanı ise Suriye’de insanlığın nasıl yitirildiğini gösteren bir örnekti.

Kan, ölüm ve şiddet: Bu coğrafyada bu kadar…

Günlüklerini okurken aklıma takılmıştı: Mahmud Derviş başka topraklarda doğsa daha büyük bir lirik şair olur muydu? Gençliğinde Arap milliyetçiliğiyle suçlanmıştı, oysa Golda Meir’in “Filistinliler diye bir halk yoktur” sözlerine cevap vermek istemişti şiiriyle… Yaşadığı topraklar ona, “Aşk şiiri yazıyorsam, aşk şiiri yazmama izin vermeyen koşullara direniyorum.” dedirtti. Belki de aksine, tam da bu coğrafyadan çıktığı için Mahmud Derviş’ti o, doğduğu evi buldozerlerin dümdüz etmesi, bir Yahudi kızıyla yaşadığı imkânsız aşk ateşlemişti şiirini. O şiirler sadece burada, bu çağda yazılabilirdi. İngilizceye çevrilen seçme şiirlerine “Kelebeğin Yükü” adı verildiğinde çok sevinmiş Mahmud Derviş; ölümle, tarihle, ağıtla ilgili bir isim olmadığı için. Arapçanın büyük şairi belli ki bütün o acıları değil, çocukken peşinden koştuğu kelebekleri yazmak istemiş.

Gerçek yüzyıllardır değişmiyor: Coğrafya kaderdir.

(2014)