Edebiyatta kimi zaman okuyup geçtiğimiz gerçeklikler hayatta sertçe yüzümüze çarptığında sarsılırız. On dokuzuncu yüzyılda kaleme alınmış, maden işçilerinin yaşadığı zorlukları anlatan bir roman, 2014 Türkiye’sinde yalın bir gerçeklik olarak kendini hatırlattığında böyle bir etki bırakıyor (Soma’da yaşanan facia devlet adamlarınca 1800’lerin felaketleriyle kıyaslandığına göre, geçmiş yüzyıldan bir romanı hatırlatmam yadırganmasın). Sözünü ettiğim eser Germinal: Émile Zola’nın 1885 tarihli başyapıtı. Edebiyat tarihinde maden işçileri denince akla ilk gelen kitap. Fransa’nın Montsou kasabasında çok zor koşullar altında hayatlarını sürdüren madencilerin zengin ocak sahiplerine karşı verdikleri mücadeleyi içe işleyen bir sadelikle anlatır Zola. Yazarın başka romanlarında da görünen kahramanı Étienne Lantier’nin iş aramaya gittiği kasabada tanık oldukları, madencilerin adaletsizliğe karşı sonuçsuz kalan grevleri, çekilen sefalet, insan onuru için verilen kavga o çağın gerçekçiliğiyle betimlenir. Henüz romanın başında, “kara bir mürekkep kadar karanlık gecede” kasabaya varan Étienne, gördüğü şeyin bir maden ocağı olduğunu fark ettiği an yüreğini bir eziklik kaplar. Bu duygu kitap boyunca okuru da terk etmez. “Doymak bilmez bir yırtıcı hayvan”a benzer ocak; kuşaklar boyu madende çalışan aileler, on yıllarca yerin altında ter döken kadın/erkek işçiler, gaz lambasını güneş yapıp teslimiyetle toprağın altında ölümü bekleyenler… Tuhaf bir ürkeklik de vardır madencilerde; bütün adaletsizliklerden, ölümlerden kim sorumludur? Elli yılını maden ocağında tüketmiş ihtiyar adam şöyle der: “İmparatorun hiç kusuru yok elbet bunda.”

soma

Bugün bize çok tanıdık gelen bu sahnelerde edebiyatın gücünü sezdiren şey, romanın Sanayi Devrimi koşullarını betimleyen tarihsel bağlamı değil, zamanı aşıp gelen insanlık durumları. Somalı işçinin iç burkan, “Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.” deyişi, Zola’nın yüzlerce sayfada duyurduğunu, bu topraklara has bir tevekkülle, birkaç kelimeye sığdırıyor. O tuğla kitap suratımıza çarpılmış gibi. Bugün hayat edebiyatı bir kez daha gölgede bırakmıyor mu?

Claude Berri’nin metnin kurgusuna sadık kaldığı Germinal (1993) filminde de yer alan bir sahne vardır romanda: Birçok kez ölümün elinden kurtulduğu, can vermeye pek niyeti olmadığı için madencilerin “Bonnemort” (İyi Ölüm) adını taktıkları ihtiyar, kapkara bir “gülle” tükürünce Étienne sorar,

           –Kan mı bu?

            –Hayır, kömür tozu… İçimde beni ölene dek ısıtacak kömür var.

Yaşlı madencinin yıllarca yuttuğu maddi kömür tozunun aksine, bugün kimilerinin içinde manevi bir siyahlık birikmiş gibi ¾ konuşurken çevreye yayılıyor, ulaştığı yeri kirletiyor. Gözümüz karanlığa çabuk alıştığından mı, içinden geçtiğimiz karanlığı neredeyse kanıksadık. Kötülüğün sıradanlaştığı, yalanın meşrulaştığı bir karanlıkta yine de umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Her şeye rağmen romanını umutla bitirir Zola, kitabın kahramanı cana can katan bir nisan sabahı kasabayı terk ederken, toprağın altındaki insanların derin uğultusu duyulur, yavaşça filizlenen kapkara bir insan ordusunun sesidir bu. Zaten başta romanın ismi sezdirir umudu: Germinal, boy atmaya hazır tohum, bereket anlamına geliyor. Maden, bahar ve bereketin çağrışımıyla Octavio Paz’ın dizelerini anmamak olmaz:

            Bir madencisin sen ¾ oraya, aşağı indim

            dersinve gülüşün düşünceyle doldurur

            baharın bereketini.

Émile Zola benimsediğim bir edebiyat anlayışının temsilcisi değil; modernlerin gölgesinde kalmış, sınırları belli bir yazın tutumuyla özdeş sayarım onu. Yine de bugün Germinal taze bir kitap gibi önümde. Hayatın edebiyatı gölgede bıraktığını söylerken şunu da demek istemiştim: Bazı kitapları siz seçmezsiniz, hayat seçer.

Türkiye: On dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğinin eskimediği ülke.