Her şey son 12 yılda olmadı. Kültür hayatımızdaki durgunlaşmanın, içeriksizleşmenin öncesi var: 80 sonrasında çok şeyin değiştiğini dinleyerek, okuyarak büyüdük biz. Gelgelelim bugünkü çoraklığa yalnız “80 sonrasının eseri” denilemeyeceği aşikar; 2000’li yılların entelektüel hasar tespitini yapmanın vakti geldi, geçiyor.

Kültür Bakanlığı’nın adını “Kültür ve Turizm Bakanlığı” yaparak işe başlayan bir iktidarın izleyeceği yol az çok belliydi ¾ kültür ile turizmi aynı hizada düşünmek, bir zihniyet hakkında sandığımızdan daha fazla ipucu verir. Son sekiz yılda 321 halk kütüphanesi kapandı Türkiye’de. Kültür sanat kanalı TRT 2 haber kanalına dönüştürüldü (birini açmak için ötekini kapatmak şartmış gibi). Emek Sineması yıkılırken onca insanın sesine kulak tıkandı. İstanbul’un simgelerinden AKM yok oluşa terk edildi, şimdilerde polis karakolu işlevi görüyor. Kars’taki İnsanlık Anıtı’na “ucube”, Yenikapı’da bulunan tarihî kalıntılara “çanak-çömlek” denildiğini duyduk. Daha geçen ay, Yıldız Sarayı’ndaki edebiyat müzesinin depo yapıldığı haberi geldi. Mimaride eşine zor rastlanır bir zevk hezimeti yaşanıyor. Tuhaf olan, bütün bunların herhangi bir ideolojik dayanaktan yoksunluğu: Heykel yıktıran da, Risale-i Nur‘a bandrol vermeyen de aynı keyfî anlayış… Hepsi bir tarafa, bu dönem düşünce dünyamızda çok daha kalıcı bir hasar bıraktı: Türkiye’de entelektüeller hiç olmadığı kadar itibar kaybetti.

Frank Furedi’nin zihin açıcı kitabı, dilimize Nereye Gitti Bu Entelektüeller? adıyla çevrilmişti. Macar asıllı bir sosyolog olan Furedi, çağımızda entelektüel uğraşın değersiz görülmesinin sebeplerini sorguluyordu. “Yeni Türkiye”yi seyrederken o kitabı düşünmemek elde değil. Kültüre ve kitaba bakışın sıradanlaştığı bir ülkenin ideolojisi elbette pragmatizm olur: İşletmeci anlayış eğitimin amacının bile ekonomik kalkınma olduğunu öne sürüyor (dershaneleri kapatırken argümanlarından biri de buydu). Entelektüeller bir tek otoritesini değil, ahlakî zeminini de kaybediyor Türkiye’de. Sadece muktedirin yanında saf tutmaktan söz etmiyorum: Akademik unvanlı entelektüellerin parti sözcüsü haline geldiğine, düşünce değil komplo teorisi ürettiğine tanık oluyoruz. Public intellectual denilen halk aydını boşluğunu ehliyetsiz parti sözcüleri dolduruyor. Hizmet Hareketi toplumbilimci gözüyle incelenmek yerine “paralel” diye yaftalanıyor, örneğin. Halk bu aydınları niçin ciddiye alsın?

Tarih boyunca entelektüeller genellikle sevilmese de hep önemsenmiştir. Türkiye’de ise artık önemsenmiyor. Çağımızda entelektüelin yasa koyucu olmaktan çıkıp yorumlayıcı konumuna indiğini biliyoruz. Parti “entelektüel”leri yorumlayıcı bile değil, emir eri konumunda. Entelektüelin günümüzde zeminini kaybetmesinin Aydınlanma’yla ilişkisi ve Türkiye’ye daha farklı, din temelli yaklaşılması gerektiği öne sürülebilir–iktidarın suçlarını meşrulaştırmak için fetva veren ‘âlim’leri hatırlatırım.

Refik Halid Karay’ın dergi ve gazetelerde kalmış yazıları kitaplaşıyor bir süredir. Bu diziden yeni çıkan Edebiyatı Öldüren Rejim‘e (İnkılâp Yayınları, Haz.: Tuncay Birkan) adını veren makalede, 69 yıl önce şöyle yazmış Refik Halid: “Totaliter rejimlerin güzel sanatlardan çoğunu, hele hürriyete en fazla ihtiyaç gösteren edebiyatı öldürdüğüne artık şüphe kalmadı. Son yirmi yılda İtalya dünya edebiyatına ne kattı? Ve gene Almanya, Nazi devrinde kendi topraklarında kimleri yetiştirdi? (…) Ama totaliter rejimler, hesap ve kitap milletin kontrolünden geçmediği için gerçek bütçenin ölçüsüne sığmaz derecede azametli ve lüzumsuz bayındırlık eserleri kurabiliyorlar. Meselâ İtalya imar bakımından hiçbir zaman Mussolini idaresindeki kadar gelişmedi.” Çok tanıdık, değil mi? Büyüklük yanılsaması, her şeyin en büyüğünü yapma tutkusu entelektüel uğraşların derinliğine yer bırakmıyor.

Türkiye’ye uzaktan bakınca binadaki çatlaklar daha iyi görünüyor. Her iktidarın ömrü biter, enkazı kaldırılır fakat aydınlara iade-i itibar yıllar alır.

        (2014)