Görünmemeyi seçmek de bir görünme biçimidir. Gözlerden uzak kalmayı yeğler, kenarda durursunuz ama bazen tersine işler saat: Münzevinin, hele bir sanatçıysa, ismini kuşatan gizem hâlesi, merak ve söylentiler zamanla bir efsane oluşturur. Belli yaştan sonra kabuğuna çekilenlerden çok, inzivayı bir yaşama üslubuna çevirenleri kastediyorum. Bugün münzeviliğiyle adı bir tür efsaneye dönüşen yazarların başında Thomas Pynchon geliyor. “Efsane” nitelemesi lafın gelişi değil ¾yazarın gerçekten yaşayıp yaşamadığına dair bile söylentiler dolaşmıştı. 1976’da John Calvin Batchelor adlı biri Pynchon’ın aslında var olmadığını, bütün kitaplarını J. D. Salinger’ın kaleme aldığını yazdı. Ardından bir okul dergisinde Batchelor ile Pynchon’ın yan yana hikâyelerinin çıkması kafaları iyice karıştırdı. Thomas Pynchon adı etrafındaki söylentiler saymakla bitmez. Amerikalı romancıyı anmamın sebebi, ilk romanının basımından neredeyse yarım asır sonra ilk kez bir kitabının Türkçeye çevrilmiş olması. İthaki Yayınları, 49 Numaralı Parçanın Nidası’nı (The Crying of Lot 49) Feride Evren Sezer’in çevirisiyle yayımlayarak Pynchon’ı dilimizde okurla buluşturdu. Bunu kayda değer bir yayıncılık olayı saymak sanırım mübalağa olmaz.

1937 doğumlu Pynchon’ın eldeki birkaç fotoğrafı ilkgençlik yıllarından (demek, inzivayı erken yaşta benimsemiş). Mühendislik eğitimini yarıda bıraktıktan sonra bahriye macerasına atılmış. Askerliğin ardından Cornell’de İngilizce eğitimi… Pynchon’ın öğrencilik yıllarında Nabokov aynı okulda ders veriyordu ama karşılaştıklarına dair kayıt yok. Sonrası, farklı eyaletlerde ve Meksika’da, geceleri masa başında yazarak geçen, gözden uzak bir hayat… Özellikle Meksika yıllarında Borges’i çok dikkatli okuduğu söylenir. 49 Numaralı Parçanın Nidası’nda bu etki görülüyor. Yine de tam anlamıyla ‘Amerikan’ bir romancı Pynchon: Buick marka otomobiliyle küçük bir kasabaya girdiğinde güneşten gözlerini kısan kafası karışık kahramanlar başka kimin romanlarında olur ki? Pynchon’ın özellikle bugünün internete bağımlı toplumunu 60’lı yıllarda haber veren kehanetleri, inzivanın bir tür hikmetle ilgili olduğunu da düşündürüyor. Gelgelelim, mutlak bir inziva sayılmaz onunki. Herkesten saklandığı yıllar boyunca kitap yayımlamayı sürdürdü, arada gazetelere eleştiriler yazdığı oldu, hatta yakın zamanda bir romanının sinemaya uyarlanmasına izin verdi.

Vaktim ve yeterince ipucu olsa Thomas Pynchon’ın peşine düşerdim. Benzer bir şeyi 2009’da yapmıştık çünkü; New Hampshire’ın ormanlarında J. D. Salinger’ın izini sürmüştük. Salinger mutlak münzeviydi; yazdıklarını yayımlamıyor, kimseyle görüşmüyordu, romanının film yapılmasına da izin vermedi. Ziyaretimizden sekiz ay sonra büyük yalnızlığı içinde öldü. O serüveni Kitap Zamanı’nda yazmıştım: Hayatımdaki en ürpertici sessizliği o haziran sabahı Salinger’ın bahçesinde duydum. İnzivanın sadece sessizlik ve hikmetle değil, ölüm fikriyle de bir ilgisi olmalı. Ölüm takıntısını, o arayışla Budizm’e kadar uzandığını bildiğim Salinger’ın posta kutusuna Onuncu Söz’ün İngilizce çevirisini de bırakmıştık. Naiflikse naiflik.

Nedir münzevileri bu kadar çekici kılan? Bütün bir hayatı masa başında, yazma uğraşıyla geçirmek zaten bir tür içe kapanış sayılmaz mı? Belki her yapıt, inzivayı ertelemektir. Maurice Blanchot, Harper Lee gibi yüzyılın diğer münzevilerini de unutmuyorum. Necatigil, “Az görün, çok görürler” derken haklıydı, görünmemeyi seçmek onların görünme biçimi. Bizdeki örneklerse biraz farklı: Sezai Bey köşesinde kalmayı tercih ederken parti de kurdu örneğin. Çok olmadı, Nuri Pakdil’i siyasetçilerle aynı sofrada gördük. Barış Bıçakçı bir gün sessizliğini bozar mı?

Thomas Pynchon’ın Türkiye’de okurla buluşması bana bunları düşündürdü.

Münzeviler, nesli tükenen bir cemaat–hep görünmek isteyenlerin anlamayacağı bir hayatı seçenler. Sadece yazıda değil, örneğini her alanda görmüyor muyuz: Yüksek sesle konuşanların susanları anlaması beklenmez.

           (2014)