Çocuklar ideal okurlardır. Gerçekle düş arasındaki çizgi zihninde tam belirmediğinden, bir çocuk okuduğu ya da dinlediği kitabın dünyasına kolayca girer. Mesela Alice’in Harikalar Diyarındaki Maceraları‘nın büyüsü biraz da buradan geliyor: Sonunda her şeyin bir rüya olduğunu öğrendiğimizde pek azımız hayal kırıklığı yaşamışızdır. (Alice’in rüyasının peşinde kaybolan minikler masalı öyle benimsemişlerdir ki, sahaf A. S. W. Rosenbach’a göre kitabın ilk baskısının çok nadir bulunmasının sebebi çocukların bazı sayfaları koparıp yemeleridir.)

Çocuklar eğlenmek için, heyecanlanmak ya da korkmak için, can sıkıntısını gidermek için okur. Faydacı bir okuma değildir bu, henüz saftır. O yüzden çocukluk okumaları, biz farkında olmadan, zihnimizi ve duygularımızı biçimlendirir. J. G. Ballard, 60’lı yaşlarındayken şöyle yazmış: “Beş on yıl önce hangi kitapları okuduğumu unuttum ama çocukken okuduklarımı hiç unutmuyorum.”

Belki de bütün okuma serüvenimiz, çocukken okuduklarımızın lezzetini yeniden bulabilmek için hayat boyu süren bir arayıştır. Bir yaz ikindisinde bir Jules Verne romanına dalıp gitmenin ya da karlı bir kış akşamı Sherlock Holmes’un maceralarında kaybolmanın lezzetini bir daha tadabilen kaç yetişkin var?

Yazarların çocukluk okumalarını anlattıkları yeni bir derleme* ilk kitapların imgelemde nasıl iz bıraktığını açık seçik ortaya koyuyor. Doris Lessing’den Margaret Atwood’a, kırktan fazla yazarın okumayı keşfediş serüvenlerine göz gezdirirken, ilk kitapların bazen bütün bir hayatı etkilediğini anlıyoruz. (Benzer bir tasarıyı Kitap Zamanı‘ndaki “Benim Kitaplarım” sayfasında gerçekleştirmiştik. Yazarların kendileri için vazgeçilmez yapıtları anlattığı o denemelerden bir seçki yakında kitaplaşacak.)

Örneğin A. S. Byatt, yazarlığını bir anlamda erken yaştaki astım hastalığına ve yatakta kitap okuyarak geçen günlerine borçlu. (Yıllar sonra Proust’u okuduğunda, yedi ciltlik başyapıtını yatarak kaleme alan Fransız romancının dünyasındaki birçok şey Byatt’a tanıdık gelmiş.) 14 yaşındayken okulu bırakan Doris Lessing dünyayı keşfetmek için insanın tek bir şeye ihtiyacı olduğunu söylüyor: Kütüphane kartı. Nobelli yazar edebiyatın büyülü dünyasına “yeryüzünün en demokratik mekânı” dediği bir halk kütüphanesinden açılmış. John Fowles ise harflerin anlamını çözer çözmez (ki bu aslında bir mucizedir) okumadan geçecek bir hayatı tahayyül etmenin bile imkânsız olduğunu düşünmüş.

Büyü bozulmasın diye çocukken okuduğu kitaplara bir daha dönmeyenlere rastladım. Ruth Rendell gibi tam tersini düşünenler de var: Polisiye ustası, kitaplarındaki cinayetleri tasarlarken arada çocukluk kitaplarını karıştırmayı ihmal etmezmiş. Gerçekten de 10 yaşına dönmek için, diyelim Mercan Adası‘nın sayfalarını açmaktan daha kısa bir yol olamaz. O kalın, lacivert kapaklı, unutulmaz kitap… Çocukluğa ait kitapların hikâyesinden önce kokusunu ve duygusunu hatırlarız.

Çocukluk çağındayken dünyadaki en güzel yer bir kitabın sayfalarıdır. Çocuk, saf okurdur: Rüyaya dalmak ve rüyasını sürdürmek için okur. Çok geçmeden eğitim sistemi ona “gerçekleri görmek” için okumasını telkin edecek, büyüyü bozacaktır.

Çocukluğun kitapları yücegönüllü bilgelere benzer, size yol gösterdiğini ve yaptığı iyiliği çok sonra fark edersiniz. Size düşen, geç de olsa bir teşekkürdür — şu yazı biraz da bu yüzden yazıldı.

Edip Cansever, “gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / hiçbir yere gitmiyor” demişti. İlk kitaplara hâlâ o gökyüzünün ışığı vuruyor.

 

* The Pleasure of Reading, Ed.: Antonia Fraser, Bloomsbury, 2015.