Düşünce tarihinin belki de en görkemli cümlesi bir mezar taşında yazılıdır. Immanuel Kant’ın Königsberg’deki mezarına kabartma olarak işlenmiş o cümleyi felsefenin serüveniyle az çok ilgilenenler bilir: “İki şey, üzerinde sık sık durup ısrarla düşününce, ruhu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve haşyetle dolduruyor: Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası.”

Gökyüzü ile ahlak arasında bir tek Kant ilişki kurmamıştı. Ahlak sorununu, iyi ile kötünün kavgasını temelden ele alan en ünlü romanın (Faust) yazarı Goethe’nin ‘gökyüzü okumaları’ yapmış olması rastlantı değil. Ahlakça çürümüş kavimlere cezanın gökten indiğini Kur’an söylüyor.

Bir süredir Kant’ın sözünün bir başka çağrışımını düşünüyorum: Göğe bakmayı unutmakla yaşama üslubunu yitirmenin bir ilgisi yok mu? Biz göğe –ürpermek, şaşırmak, sevinmek, dua etmek için– bakmayı unutalı çok oluyor. Gözlerin yerde oluşuyla umutsuzluk arasında bir bağ var. Oysa dünyayı doğru okuyabilmek, “ben batıp gidenleri sevmem” diyebilmek için yıldızlara bakmalı insan…

Filozof “içimdeki ahlak yasası” derken “vicdan”ı kastediyordu. Vicdan mekanizması biraz karmaşık: Evindeki sineği öldüremeyen Nazi subayları binlerce insanı ölüme gönderirken gözlerini kırpmamıştı. Yankesiciliği ayıp ve günah sayanlar, bugün başkalarının malının, emeğinin gaspedilişini alkışlıyor. Bu kişilerin vicdanını nerede, ne zaman yitirdiği üzerinde düşünmeye değer. Dostoyevski’nin kahramanı Ivan Karamazov’un formülü şuydu: Tanrı yoksa her şey mubahtır. Gelgelelim, Nazi subayları arasında kendini inançlı Hıristiyan diye tanımlayanlar az değildi, günümüzdekilere sorulsa örnek Müslüman olduklarını düşünüyorlar.

Deneyimden daha iyi bir öğretmen yoktur. Geçen ay Zaman’a el konunca bütün bunları uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Zorbalığa sevinen, despotizmin taşları döşenirken hamallık eden kitleyi anlama çabası benimki. Sessiz kalanları elbette suçluyorum: Zulme göz kapamak o kadar kolay değildir, bir çaba gerektirir — bunu faşizm dönemlerine dair sayısız tanıklıktan biliyoruz. Kant’ın ahlak ilkesine göre bir şey tek başına ‘iyi’ olamaz, aynı zamanda ‘gerekli’dir. Haksızlık karşısında susanları bu gözle değerlendirmek daha doğru: Zulme karşı ses yükseltmek bir erdem değil, bir görevdir.

Zaman gasp edildiği gün Marko Paşa’yı hatırladım: Sabahattin Ali ve Aziz Nesin dergileri kapatılınca Merhum Paşa’yı çıkarmışlardı, o da kapatılınca Malum Paşa’yı… Sonunda dönemin kıyımcıları pes etti — baskının ömrü bazen sanıldığından kısadır. Günümüz muktedirleri tarihten hiç değilse bu dersi almalıydılar: Vicdanınızı susturmanın yolu başkalarını susturmak değildir.

Yeni Türkiye sağlıklı bir ülke olsaydı, on gün önce Kitap Zamanı’nın 10. yıl yemeğinde buluşacaktık. (Tıpkı Mai ve Siyah’taki gibi: Halid Ziya’nın romanı, bir gazetede çalışanların 10. yıl şerefine verdikleri yemekle açılır. Romanın adındaki “mai” gökyüzüne göndermedir.) Tam yemeğin planlandığı gün “ahlak kurallarıyla bağdaşmayan fiiller” (!) nedeniyle Zaman’dan atıldım. Kuş gibi özgür olma duygusu — ahlak ve gökyüzü zihnimde bir kez daha yan yana geldi.

Gazeteler susturulur, yazı erbabı, bir defter bir kalem, avunmayı bilir. (Gazetesi kapatılınca Zekeriya Sertel, “Gazetem Elimde Olsaydı Ne Yazardım?” başlıklı bir defter tutmuştu.) Göğe bakmayı unutmuş toplumun uykusu ise daha süreceğe benziyor. Turgut Uyar, “Göğe Bakma Durağı”nda “Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun” diyordu. Sabah olur, uyanılır — keşke insana inancımız sarsılmasaydı.

İlk yazının, yeni bir başlangıcın ritüeli: Bahçeye çıkıyorum. Nisan gecesi gökte bir avuç yıldız içimi hayranlıkla dolduruyor. Ama insandaki ahlak yasası beni artık şaşırtmıyor.