Edebiyat tarihinin, her koşulda güçlünün yanında durmayı seçen, menfaati ilkeye tercih eden yazarlarla dolu olduğunu biliyoruz. Güce göre konum alanların genellikle ikinci sınıf edebiyatçılar olması rastlantı değil. Gelgelelim, sıkı şairlerin, yazarların da örtük veya açık şekilde baskıcı iktidarları, faşist yönetimleri, dünyayı kurtaracağını zanneden tiranları desteklemesi çoğumuzun aklını kurcalamıştır. Ezra Pound’dan Louis-Ferdinand Céline’e, faşistlerle saf tutanlar şu soruyu önümüze koymuştu: Nasıl olur da öncü yapıtlar veren bir edebiyat adamı, bir diktatörü destekler?

Yalnız edebiyatçıların değil, felsefecilerin de siyasetin tuzaklarından kurtulamadığı olmuş: Örneğin, Aristoteles köleliği savunuyordu. Kant’ın bazı cümlelerini bugün bir Amerikan üniversitesinde öğrenciler “ırkçı” bulabiliyor. En iyi örnekse kuşkusuz Martin Heidegger; Alman filozofun faşist eğilimleri, bu yıl yayımlanan Kara Defterler (Schwarze Hefte) dolayısıyla yine gündemde. Bilindiği gibi, 1930’ların başında Alman felsefesinin parlayan yıldızıydı Heidegger. Hitler iktidarında rektörlüğe seçildi ve Nasyonel Sosyalist Parti’ye katıldı. Öğrencilere yaptığı ünlü konuşmasında Führer’i “Almanya’nın geleceği” olarak selamlamıştı. Bir yıl sonra istifa etti ama pişmanlığını hiçbir zaman kamuoyu önünde dile getirmedi. “Hayatımın en büyük aptallığıydı” sözü bir efsane gibi dolaştı sadece. 1934’ten sonra tuttuğu defterler, Heidegger’in siyasi fikirlerinde pek değişiklik olmadığını gösteriyor; belli ki yaşadığı yanılsama ömür boyu sürmüş. Varlık ve Zaman‘ı yazan parlak bir zihin, nasıl oluyor da Hitler gibi bir diktatörün peşine takılabiliyor? Öğrencisi Hannah Arendt, Heidegger’in faşist eğilimlerini açıklamak için Thales’i örnek vermişti – yıldızlara bakarken ayağının ucundaki kuyuyu göremeyen filozof.

Kalem erbâbının iktidarla ilişkileri tarih boyunca karmaşık olmuş. “Şairler sultanı” Baki Efendi’nin şeyhülislamlığı çok istediği ve beklediği biliniyor. Divan edebiyatında birçok ‘bürokrat’ şair vardı. Cumhuriyet ise neredeyse bir bürokratlar kuşağı armağan etti edebiyatımıza. Yahya Kemal’den Tanpınar’a, birçok isim kültür politikalarını onaylamadıkları hükümetin vekilliğini yaptılar.

Edebiyat adamının iktidarla dirsek temasında durması kategorik olarak sorunlu, ama hangi iktidarla hangi ilişki içinde olduğu konusu daha önemli görünüyor. İki sene önce Nobel Ödülü’nü alan Çinli romancı Mo Yan “devlet sanatçısı” sıfatı taşıdığı için çok eleştirilmişti. Ülkemde kötüye giden şeyleri yazabilmek için bu sıfatı taşımaya mecburum, mealinde sözlerle savunmuştu kendini.

Kanımca ‘erk’in peşine takılan edebiyat adamlarını ikiye ayırmak gerekiyor: Gerçekten faşist ideolojinin dünyayı kurtaracağına inanan ‘sorunlu dâhiler’ (Marinetti, Pound, vs.) ve ne olursa olsun gücün yanında yer alıp menfaat kollayanlar (örnekler için uzağa gitmeye gerek yok).

George Orwell, eleştiri çağından partizanlık çağına geçtiğimizi yıllar önce yazmıştı. Gelgelelim, baskıcı ve ahlâki konumu sorunlu iktidarları savunmak sadece partizanlıkla açıklanamayacak bir utançtır. Bugün piyasa yazarlarının (Türkiye’de, Rusya’da, Çin’de) iktidara yanaşmalarını ideoloji yerine kariyer endişesiyle açıklamak daha makul görünüyor. ‘Dava’ denilen şeyin ideoloji değil menfaat paylaşımı olduğunu bir süredir biliyoruz.

Geçen hafta The New Yorker dergisinde Rus yazar Lyudmila Ulitskaya’nın nefis bir portresi vardı. Türkçede kitapları nedense kaybolup giden romancı, Sovyet rejiminde bir okur olarak yaşadığı baskıları şimdi ülkenin en çok okunan yazarlarından biri kimliğiyle yaşıyor. Mesele şu: Sovyet diktatörlüğüne olduğu gibi, bugünün baskıcılığına karşı da dik durmak.

Edebiyat uğraşının bir tanımı da adalet, eşitlik gibi evrensel değerleri savunmaktır. Anılarında mağduriyet edebiyatı yapıp bugün etik zeminini kaybetmiş iktidara yanaşarak ‘özür’ bekleyenlerle Ulitskaya soyundan yazarları aynı hizada görebilir miyiz?

Bazen ‘duruş’unuz, yazdıklarınızdan önemlidir.