Kemal Tahir, Türk halkının kâğıttan korktuğunu söylerdi: “Nasıl korkmasın? Mahkemeden gelen kâğıt, askerlik şubesinden gelen kâğıt, vergi dairesinden gelen kâğıt…”

Kâğıttan korkan yalnız halk değil. Herman Melville de kâğıdın beyazlığı ve boşluğu karşısında korkuya kapılırmış. Moby-Dick‘in “Balinanın Beyazlığı” başlıklı bölümünde beyazı uğursuz renk diye niteler romancı. Seri üretim beyaz kâğıdın Melville’in yaşadığı 19. yüzyılda yaygınlaştığını biliyoruz. Çağdaşı Balzac’ın Kayıp Hayaller romanında kahraman ucuz ve yeni bir kâğıt üretme yöntemi icat eder. Aynı dönemde kâğıdın yaygınlaşması, süreli yayınların doğuşuna ve tefrika edebiyatının gelişmesine yol açmıştı. Örneğin Dickens’ın birçok romanı böyle yayımlandı. Yakın zamanda aramızdan ayrılan Benedict Anderson’a göre kâğıdın insanlık tarihine etkisi daha da büyüktü: Anderson ucuz kâğıt sayesinde matbaanın yaygınlaşmasını milliyetçiliği hazırlayan sebeplerden biri sayıyordu.

Türkiye’de kâğıt toplayıcılara getirilen yasakla ilgili haberleri okurken kâğıdın uzun tarihini düşündüm. “Kâğıt işçileri”nden kâğıt alan firmalar artık cezaya çarptırılacakmış. (“Kâğıt işçisi”: yazarları kıskandıracak güzellikte bir tanım.) Kâğıt toplayıcılar birkaç kuruş helal para peşinde saatlerce yürüyen emekçiler, Necatigil’in şiirindeki gibi: “Yorgun yola çıplak / Düşerler“. Kâğıdın kilosunu 30 kuruşa satıyorlarmış. (Kitap Zamanı‘nın son sayısında Geoff Dyer, D. H. Lawrence’ın not yazdığı ufak bir kâğıda 1350 pound ödediğini anlatıyor. Kâğıt–ağırlık denklemi hep şaşırtıcıdır.)

Devlet, kâğıt işçilerinin helal kazancından ne ister?

“Devlet” ve “kâğıt”: Yan yana gelmemesi gereken iki sözcük.

***

Eski kuşak edebiyatçılar toplumsal konulara daha mı duyarlıydı? Graham Greene hakkındaki belgesel filmi (Dangerous Edge, 2013) bu tartışma çevresinde izledim. O kuşak yazarların birer ‘kamusal aydın’ olarak portreleri ilginç: Panama’dan Rusya’ya bütün Amerikan karşıtlarının yanında yer almış Greene. Amerikalılar da onu epey hırpalamış: “When Greene is red”.

Graham Greene defalarca intihara kalkışmış. Onca girişimin ardından hayatta kalması bir tür mucize… 20’li yaşlardayken şarjöre tek kurşun sürüp tetiği çekmiş. Silahın patlamamasını bir işaret sayıp –87’sine kadar– yola devam etmiş.

Greene’in kuralı bilinir: Günde 500 sözcük yazmak. İki bin sözcüğe çıktığı ya da üç yüze düştüğü olmuş ama yazmaya hiç ara vermemiş. Aklında o tek “kurşun”, yazıyı intihardan kaçış yöntemi olarak görmüş. Ama mesela en ünlü romanı Meselenin Kalbi‘nde kahraman canına kıyar. Yapamadığı şeyi kahramanına yaptırmak hikâye sanatının en eski buluşlarındandır.

Graham Greene’e son yıllarında Nobel bekleyip beklemediği sorulmuş. “Daha büyük bir ödülü bekliyorum ben,” demiş, “ölümü.”

***

Eski kuşaktan söz açınca “saygı” konusu akla geliyor. Makyavel, “Eski yazarları okurken en güzel elbisemi giyerim,” diyor. Bir yerde Cemil Meriç de kendisini eski kuşakla (Rıza Tevfik) karşılaştırır: “Liyakatsizliğim nereden geliyor? Üstadın zekâsı mı üstün, tecessüsü mü? Kim bilir… Rıza Tevfik, zevkperest ve şımarık bir çöküş devri münevveri idi. Peki, faikiyetinin sırrı ne? İrsiyet mi? Terbiye mi? Çevre mi?”

Cemil Meriç’in saygıyla andığı Rıza Tevfik ya da Lastik Said bugün neredeyse unutuldu. Lastik Said’i (Kemalpaşazade Said) değerli bir dilci olarak anıyor Meriç. Said Bey 33 yıllık Abdülhamid iktidarının 23 yılını kendi hesabına iyi değerlendirmiş, hatta “jurnalciler” listesine girmiş, ikbal günlerinde padişaha bağlılığını sık sık yinelemiş. Ama gözden düşünce bütün bir Hamid dönemine “devr-i istibdad” demekten çekinmemiş.

Lastik Said iktidar-aydın arasındaki sorunlu ilişkiyi anlamak için iyi bir örnek ve önemli bir dilciydi. Onu ve benzerlerini tanımak bugünü daha iyi okumamızı sağlayabilir. “Bende var zaaf-ı basar, sen de bakarkör gibisin” diyen Lastik Said yine de ferasetliymiş: Larousse sözlüğünü çevirirken “ampul” maddesine gelince çeviriyi bırakmış.