Yüzyıllardır tartışılan felsefi meseleler insan var oldukça değişmiyor. Örneğin, ‘kötülük problemi’ eski çağlardan beri felsefecilerin zihnini kurcalamıştır. İnsanın temel açmazlarından biri olan bu felsefi soruna Hume’dan Kant’a kadar, farklı çözüm getirenler oldu. Geçenlerde bir dostum, “Nasıl bu kadar kötü olabiliyorlar?” diye sorunca, Türkiye’de yaşananların konuyla ilgisini şaşkınlıkla fark ettim. Bugün şahit olduğumuz şeyin tam adını yarım asır önce, New York’ta yaşayan bir Alman felsefeci koymuştu: “Kötülüğün Sıradanlığı”. Hannah Arendt’in düşünce tarihine armağan ettiği bu kavram, ülkede olup bitenleri anlamak için anahtar işlevi görebilir.

“Kötülüğün sıradanlığı” kavramının, kendisi kadar ilginç bir hikâyesi var. Nazi subayı Adolf Eichmann, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Arjantin’de yakalanıp soykırım suçundan yargılanmak üzere Kudüs’e götürülünce, New Yorker dergisi akıllıca bir kararla, dönemin sürgün entelektüelleri arasında yıldızı parlayan Hannah Arendt’i duruşmayı izlemesi için göndermişti. Arendt mahkemeyi takip etti ve izlenimlerini dergide beş uzun yazıyla kaleme aldı. Daha sonra Eichmann in Jerusalem adıyla kitaplaşan o metinde Arendt, milyonlarca insanı toplama kamplarında ölüme yollayan Eichmann’ın suçunu “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla açıklıyordu. Bu ifade çok tartışıldı, Irving Howe’un deyişiyle New York entelektüelleri arasında “iç savaş” çıkardı. Hatta iş, Arendt’in Yahudilerden ölüm tehditleri almasına kadar vardı. İyi şair Robert Lowell’ın “başyapıt” diye selamladığı yazı dizisi kimilerince kusurluydu, analitik bir felsefe metni olmaktan çok edebiyatı andırıyordu. (Felsefeciler edebiyatın da hakikatin üstündeki örtüyü kaldırdığını genelde unutur.) Arendt’in tezini bugün eskimiş bulanlar var; oysa metnin yayımlanışından yarım yüzyıl sonra Türkiye’de “kötülüğün sıradanlığı” bize çok tanıdık geliyor.

Peki, zamanla bir entelektüel klişeye de dönüşen “kötülüğün sıradanlığı” nedir? Arendt, aslında kötülüğün “sıradan” bir şey olduğunu söylemiyordu; büyük insanlık suçlarının sıradan insanlar eliyle gerçekleşebileceğini anlatmak istemişti. Adolf Eichmann mahkemede suçunu kabul etmedi, sadece kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini gizli bir gururla tekrarladı. Arendt işte bu itaati sorguluyordu: Eleştirel mesafeden ve düşünceden yoksunluk, Eichmann’ın cinayetlerini “sıradan” hale getirmişti. Başka deyişle, sıradanlık düşüncenin bittiği yerde başlıyordu.

Hannah Arendt bize büyük zulümlerin en basit karakter özelliklerinden çıkabileceğini hatırlattı ve bunların en kötüsünün adını koydu: Kariyerizm (“hubb-u cah” da diyebilirsiniz). Eichmann vasat bir bürokrattı aslında, üstlerinin ve diktatörün gözüne girmek için kendisine verilen işi en iyi şekilde yapması gerektiğini düşünüyor, bunu meşru görüyordu. Kendi ikbalinden başka amacı yoktu, diyor Arendt. Kısacası, insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri, kariyer düşkünü çapsız memurlar eliyle hazırlanmıştı.

Arendt şunu da öğretti bize: Kötülük mekanizması göründüğünden daha basittir. Büyük kötülüklerin yolu küçük menfaatlerin taşlarıyla döşelidir. Dava için “kefen giyenleri” görünce ister istemez Eichmann geliyor akla: Aslında kötülük sıradan ve ortada “dava” falan değil; bürokrasinin çarkları, “kariyerizm” ve menfaatler var. Buradan faşizme giden yol ise sanıldığından kısadır. “Kötülüğün sıradanlığı” kavramını bulan felsefecinin Totalitarizmin Kaynakları‘nı da yazmış olması rastlantı değil.

Duruşma sonunda Eichmann işlediği insanlık suçlarından dolayı mahkum edildi ve asıldı, Arendt ise ölümüne kadar kötülük problemi üzerine düşünmeyi sürdürdü. Meraklısına, Margarethe von Trotta’nın konuyu dağıtmadan işleyen Hannah Arendt (2012) adlı filmini öneririm. Kötücüllüğün iyice sıradanlaştığı günlerde Arendt’e dönmek zihin açıyor.

Albert Camus, “İnsanın düştüğünü gördüm.” demişti. Bu cümleyi, “Yüksek kuleden düşen düz zemine düşmez, derin bir çukura düşme ihtimali var.” hakikatiyle yan yana okuyorum: Her şey aydınlanıyor.

Bütün sıradan şeyler gibi, sıradan kötülük de kalıcı olmayacak.