Binbir Gece Masalları‘nı okurken içinde kaybolduğunuzu hissedersiniz,” demişti Borges, “o kitabın dünyasına giren bir insan kendi zavallı kaderini unutabilir.”

Hikâye içinde hikâye anlatmanın eşsiz bir örneği olan Masallar‘ın çatı hikâyesini bilmeyen yoktur: Karısının kendisini aldattığını öğrenen Sultan Şehriyar ülkesindeki bütün genç kızlarla evlenip sırayla her gece birini öldürür. Sonunda vezirin kızı Şehrazat sultanla evlenir ve ilk gece ona bir hikâye anlatmaya başlar. Sultan sabaha karşı Şehrazat’ı öldürecektir ama hikâyeyi o kadar merak eder ki, devamını dinlemek için Şehrazat’ın canını bağışlar. Edebiyat tarihinin en usta hikâye anlatıcılarından biri olan Şehrazat her gece hikâyesini en heyecanlı yerinde keser ve böylece 1001 gece boyunca sultana hikâye anlatır. 1001 gecenin sonunda Şehriyar ile Şehrazat’ın çocukları olmuştur ve sultan Şehrazat’ı öldürmekten vazgeçer.

Hayatta kalmak için hikâye anlatmak: Bu imge Şehrazat’ı (Homeros’tan Proust’un kayıp zamanın izindeki anlatıcısına kadar) bütün hikâye anlatıcılar içinde ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Aslında Binbir Gece Masalları‘nda canını kurtarmak için hikâye anlatan birçok karaktere rastlarız, hepsi de hikâyeleri sayesinde hayatta kalır. Zeki Şehrazat’ın sultana mesajı açıktır: Hikâye anlatanı öldürme! Elbette Masallar‘ı sadece Şehrazat ile sultan arasında geçen bir öykü olarak görmek, Macbeth‘i bir karıkocanın başından geçenler diye okumaktan farksız olur. Masallar bundan çok daha fazlasıdır.

Masallar‘ın ilk nüshalarının 10. yüzyılda var olduğunu biliyoruz – içeriğini bilmesek de. Günümüze ulaşan en az 22 Arapça nüshada Ortaçağ İslam dünyasındaki günlük hayata ilişkin ipuçları bulmak mümkün. Gelgelelim Masallar‘daki bazı ayrıntıların İslam kültürüyle hiç ilgisinin olmaması kafa karıştırabilir: Binbir Gece Masalları‘ndaki birçok hikâyenin Hint ve Uzakdoğu kökenli olduğu genellikle unutuluyor. Antoine Galland’ın 17. yüzyıldaki çevirileriyle Masallar‘ı tanıyan Batı dünyası için kitabı cazip kılan biraz da buydu. Masallar arasında kaynağı belli olmayan hikâyeler (“yetim hikâyeler”) de var. Örneğin, en çok bilinen masallardan “Ali Baba ve Kırk Haramiler” hiçbir orijinal nüshada yer almaz.

Binbir Gece Masalları‘nın  günümüzde Arap edebiyat çevreleri tarafından değersiz görülmesi ilginçtir. Necip Mahfuz gibi istisnaları ayırıyorum: Aynı adlı romanında Masallar‘ın kahramanlarını yeniden yazıp yozlaşmış çağını hicvetmişti Nobelli romancı. Bizim edebiyatımızda da Masallar‘ın pek itibar gördüğü söylenemez. Yakın dönemden Murat Gülsoy’un 602. Gece‘si geliyor aklıma. Gülsoy da hikâye anlatıcılığı üzerine incelemesinde aslında Masallar‘dan değil, Borges’in 602. gecenin hikâyesi üzerine bir yorumundan yola çıkıyordu.

Yüksek edebiyat sayılmasa da Masallar‘ın edebiyat tarihindeki etkisi şaşırtıcıdır. Örneğin, “Tüccar ile İki Hilebaz” hikâyesinin daha ayrıntılı halini Canterbury Hikâyeleri‘nde görürüz. Bilge Duban masalındaki zehirli kitap, yüzyıllar sonra Umberto Eco’nun Gülün Adı romanında da görünür. Robert Louis Stevenson yeni “1001 Gece Hikâyeleri” yazmış, Calvino’dan Byatt’a birçok isim Masallar‘dan esinlenmiştir. Birkaç yıl önceki söyleşimizde Masallar‘ın İngilizce baskısını yayına hazırlayan Robert Irwin “Batı edebiyatını İncil’den sonra en çok Binbir Gece Masalları etkiledi” demişti. Sinemadaki örnekleri (Pasolini’yi, Disney’in Alaaddin’ini) saymıyorum bile.

Son haftalarda Masallar‘la biraz vakit geçirdim. Çok da fantastik değil, tanıdık bir dünya vardı orada: Zalim hükümdarların ve kukla halifelerin olduğu (Harun Reşid ile Halife’nin Hikâyesi), hırsızların ödüllendirilip polislerin hapse atıldığı (Kurnaz Delila ile Kızı Zeynep’in Hikâyesi), bilgenin sözünü dinlemeyen paranoyak sultanın kendi sonunu hazırladığı (Bilge Duban Hikâyesi) bir dünya…

Masalları bir labirent olarak gören Borges’in baştaki cümlesine dönüyorum: Arjantinli bir okurla Türkiyeli okurun deneyimleri elbette her zaman kesişmez. Masallar‘ı Borges gibi fantastik değil, Mahfuz gibi tanıdık bulacağız çoğumuz, çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz.

Orada masalların bile tadı yok.

   (2014)