‘Despot sultan’ oryantalizmin vazgeçilmez imgelerinden biriydi. Batı, hayalî bir Şark inşa ederken egzotik iklimlere, keşfedilmemiş lezzetlere olduğu kadar ‘tiran’a da ihtiyaç duyuyordu. Edward Said’in zihnimize kazıdığı üzere, oryantalizm Batı ile Doğu arasında bir güç ilişkisidir. Batı, egemenliğini kurarken Doğu’yu ‘özgürleştirecektir’. Bunun için, despot sultanın topraklarında kurtarılmayı bekleyen bir halka ihtiyacı vardır. Gelgelelim, tarihin sayfalarında kalmış bir hülya değildir oryantalizm; bugün de Ortadoğu’yu “özgürleştirme” iddiasındaki Batı’nın uygulamalı olarak önümüze serdiği bir düşünce biçimidir. Tiran ise bu ideolojinin meşrulaştırılması için kullanışlı bir araçtır sadece.

Halkına zulmeden sultan, romantik edebiyatın da gözde konularındandı: Lord Byron’a “Türk Hikâyeleri”ni, Edgar Allan Poe’ya Timurlenk şiirlerini yazdıran cazibeli bir imge… Hatta Roderick Cavaliero birkaç yıl önce Ottomania adlı kitabında “hasta adam Osmanlı” imgesini Romantik edebiyatın şekillendirdiğini yazmıştı. (Kitap Zamanı’nda yer vermiştik o kitaba, ne yazık ki Türkçeye çevrilmedi.) Tiran imajının tamamlayıcısı ise ‘ihtişamlı saray’dı.

Batı edebiyatındaki ‘sultan’ romanlarının belki de en tuhafı, William Beckford’un 1786 tarihli Vathek’idir. Yazarın sürgündeyken Fransızca kaleme aldığı bu roman gotik edebiyatın öncülerinden kabul ediliyor. Egzotik bir izlenim vermek için “Arapçadan çeviri” notuyla yayımlanan ve başkahramanı Abbasi halifesi Vasık (Vathek) olan gizemli anlatı, Batı’nın hafızasında sultan imgesini besleyen metinlerden biri. Romandaki sultan, “ilm-i nücûm”a yani astrolojiye meraklıdır ve Yeraltı Ateşi Sarayı’nın hazinelerini elde etmek ister. Bu niyetle kendine saraylar ve bir kule yaptırır (“harcanan hazinelerin haddi hesabı yok”tur), hatta bunun için halkın malına mülküne el koyar. Şeytanın vekiliyle anlaşma yapan halife, “Süleyman kadar büyük olduğuna ve verecek hiçbir hesabının bulunmadığına” inanır. Oryantalizmin kalıplaşmış yargılarını besleyen birçok unsur vardır hikâyede. Halife zalimdir zalim olmasına ama türlü zulme uğrayan halk ondan kurtulacak iradeyi gösteremez. Annesi şöyle diyecektir Vathek’e: “Onlara yaptığın haksızlıkları çabuk unutacak kadar saf bunlar.” “Mezhebi utanç verici derecede geniş olan” sultanın tuhaf hikâyesini anlatıp kitabın tadını kaçıracak değilim. Şu kadarını söylemekle yetineyim: 1876 baskısına Mallarmé’nin sunuş yazdığı Vathek’in sonundaki cehennem sahneleri, edebiyat tarihinin belki de en güçlü cehennem tasviridir. Dante’yi bile gölgede bırakan bir canlılıkla betimler Beckford cehennemi, zaten şöhretini de bu sayfalara borçludur.

Oryantalizm her çağda kendini yeniden üretirken, ihtiyaç duyduğu klişeleri bulmakta zorlanmıyor. Ne var ki cehalet ya da iktidar hırsı yüzünden bu klişelere malzeme sundukça Batı’dan şikayet etmeye hakkınız olamaz. Günlerdir Batı medyasında çıkan “saray” haberlerini bu gözle okumakta yarar var: Batı’nın zihin tarihi göz ardı edilirse ortadaki gülünç durum tam anlaşılamaz. Saray oryantalizminin kökeni romantik çağın başlangıcına kadar uzanıyor. Örneğin, Beckford’un Vathek’i yazdığı yıllarda Mozart “Saraydan Kız Kaçırma”yı besteliyordu. Saray romantik imgelemde zalim sultanın güç kaynağıydı: Zevkle özdeş, sessizlik ve bilinmezlikle kuşatılmış bir labirent.

Oryantalizm klişelerini hatırlatan kaçak saray sadece ahlâki çöküşün değil, düşünsel sefaletimizin de simgesi olarak yükselecek. Arazinin kaçak oluşu, israf, zevkten yoksunluk (paranla rezil olmak) gibi işin somut tarafları zaten tartışıldı. Yalnız “bin oda”ya parantez açayım: Borges’in dediği gibi, bin tekdüze bir rakamdır ve hayal gücünden yoksunluğu simgeler. Bin bir oda olsa, belki masalları çağrıştırdığı için biraz saygıyı hak ederdi.

Keşke işin entelektüel ve kültürel boyutu da düşünülseydi—ne yazık ki aklını ‘yapı’yla bozanların ‘yazı’yla pek işi olmuyor. Çin Seddi’ni inşa ettiren Çin hükümdarı, devrinin en çok odaya sahip sarayını da yaptırmıştı; aynı hükümdar ülkesinde o güne kadar yazılmış bütün kitapları yaktırdı.

Yapılar zenginleştikçe zihinler fakirleşiyor—her çağda.