İktidarla uyuşmazlık (Edward Said’in deyişiyle “yaratıcı bir uyuşmazlık”) entelektüel uğraşın doğasında var. Bu uğraşın en basit tanımı, iktidara karşı hakikati söylemektir. O yüzden entelektüeller pek sevilmez ama ciddiye alınırlar. Kötücül iktidarlar bir rol model olarak “entelektüel”i hep gözden düşürmek istemiştir. Aydınların siyasi nefretle ötekileştirildiği dönemleri insanlık tarihinin utanç sayfaları olarak hatırlıyoruz. Listeye artık “Yeni Türkiye”yi de ekleyebiliriz.

Noam Chomsky “Entelektüellerin Sorumluluğu” başlıklı ünlü yazısını yaklaşık 40 yıl önce yazmıştı. Amerikalı aydınların ve gazetecilerin, yalanlar üzerine kurulu hükümet politikalarını nasıl meşrulaştırdığını anlatan o makale hâlâ bir klasiktir. Chomsky özetle diyordu ki: “Entelektüelin görevi her koşulda doğruyu söylemek ve hükümetlerin yalanlarını ortaya çıkarmaktır.” Tam da bu nedenle iktidarlar aydını tehlikeli saymıştır. Oysa asıl, iktidarın emir eri olduğunda tehlikelidir aydın.

Şarkiyatçılık’ta Edward Said de bir bakıma bunu söylüyordu. Kitabın en uzun bölümünün “Bugünkü Şarkiyatçılık” başlığını taşıması boşuna değil: 20. yüzyılda bir dizi “Ortadoğu uzmanı” Batılı güçlerin işgallerini meşrulaştırmak için entelektüel tutarlılıktan ve ahlaktan ödün vermişti.

Geçenlerde, Chomsky’nin deyişiyle, devletin suçlarını örtmekte kullanılan “nesnel akademisyenlik nosyonu”nu anlamamıza yarayacak bir söyleşi yayımlandı. “Havuz” akademisyenlerinden biriyle yapılan söyleşi, Türkiye’de akademisyenlerin gözaltına alındığı günlerde okunduğunda iyice bağlama oturuyor. Sözünü ettiğim akademisyenin, görünüşüyle Foucault’yu anımsattığı söylenir — oysa onda Fransız düşünürü akla getiren tek şey bilgi/iktidar ilişkisi (ve bu ilişkiden sağlanan çıkar). Entelektüel pozculuğundan ve yavan Türkçesinden sıkılıp kendisini okumayı yıllar önce bırakmıştım. Ama bu söyleşi bir “iktidar entelektüeli” modelini tanımak için anılmaya değer.

“Havuz” akademisyeni, söyleşide bilim adamının / entelektüelin sorumluğundan söz ediyor, ardından yazdığı gazeteyi anıyor. Tuhaflık tam burada: Entelektüelin kültürel ve siyasi sorumlulukları arasında keskin ayrımların yapıldığı dönem çoktan geride kaldı. Chomsky’nin “entelektüelin işi doğrulukta ısrardır” sözünü temel alırsak, örneğin “havuz”da yazan biri tanım gereği entelektüel olamaz. (Saray’ın deyişiyle “sözde aydın” olur.) Çünkü aydın olmak bir duruştur. Onca yalanın ve kötücüllüğün kaynağında boy göstermek suça ortaklık sayılır — “nesnel akademisyenlik” diyerek açıklanamaz. Daha açık söylemek gerekirse: Havuz’da yandaş duygularla yazmak acınası, para için yazmak ahlaken sorunlu bir durumdur.

Belki de işe “aydın” tanımında uzlaşarak başlamalı: Örneğin bir divan edebiyatı profesörü “aydın” değil “uzman”dır. İktidara yanaşmak konusunda hep André Malraux örneği verilir (de Gaulle hükümetinde kültür bakanıydı): İyi bir edebiyatçının siyasette makam elde etmesi aslında topluma yararlı değil mi? Söz konusu Malraux bile olsa, Said’e göre, siyasette konum edinmek bir entelektüel için ilkesizliktir. Üstelik Malraux kötü romanlar yazan bir edebiyat profesörü değildi, İnsanlık Durumu’nu kaleme almıştı.

Türkiye’de vasıfsızlığın yükselen değer olduğunu biliyoruz. Bunda yeni muhafazakâr devlet entelektüellerinin payı yadsınamaz. Hırsızlığı, Makyavelciliği, düzeysizliği “analiz” görünümü altında meşrulaştırmaları, “havuz”un ham yandaşlığından daha tehlikeli. Öte tarafta, şu soruyla da yüzleşmek gerek: Akademisyenler birkaç yıldır süren hukuksuzluklara zamanında ses yükseltseydi, bugünlere gelinir miydi?

İktidardan cebini dolduran entelektüellerin yozluğu sadece aydın kesim değil toplumun bütünü hakkında fikir veriyor. George Eliot’ın Middlemarch’taki metaforuyla, toplum örümcek ağı gibidir, bir noktası delindiğinde her yer etkilenir.

Ağın bunca çürüdüğünü hiç görmemiştik.