Bazı liderlerin erkeklik konusunda takıntılı olduğu bilinir. Her kültürün kendine has erkeklik temsilleri var: Mesela Putin’in kaplanlı fotoğraflarıyla Bush’un kovboy çizmeli görüntüleri temelde farklı değildir, güçlü ve maskülen lider imgesini yerleştirmek üzere  ‘hazırlanmış’ pozlardır. Erkekliği otoritenin önkoşulu sayan Latin Amerika diktatörleri için bunun zirve noktası pırıl pırıl parlayan sırmalı üniformalardı. Eril kimliği bir modele dönüştüren diktatörse Mussolini’ydi.

Bizde tarihi henüz yazılmayan erkeklik, medeniyet krizlerinin aynası oldu. 19. yüzyıl romanında Batılılaşma krizi “efemine züppe” tipi üzerinden anlatılmıştı (Şerif Mardin’e göre Tanzimat romanında en çok üzerinde durulan iki meseleden biri budur). Örneğin Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanındaki aşırı Batılılaşmış Bihruz Bey tam bir alafranga züppe tipidir.

Erkekliğin devlet eliyle şekillenmesine alışkın bir toplumuz: Sultan Mahmud kıyafet nizamnamesini 1828’de yayımlamış, fesi resmi başlık ilan etmişti. Cumhuriyet rejimiyse erkek bedenini bir deney alanı olarak daha ustaca kullandı. Özellikle şapka kanunu, Kemalizmin ürettiği yeni erkek modelinin simgesi oldu. Değişen erkeklik ideali, Batılılaşmayı kabul ya da reddetmenin işaretiydi artık. Şapka kanununa her itiraz uygarlık karşıtlığı sayılıyordu. (Atatürk konuşmalarında ısrarla fesin geri kalmış toplumlara ait olduğunu söylüyordu.) Geç Osmanlı döneminde geleneksel erkekliğin tam karşıtı Batılılaşmış züppe tipiyken, cumhuriyetçi erkek modelinin karşıtı sarıklı ve fesli “gerici”ydi.

Edebiyatımızda bir muhalefet biçimi olarak eril söylem en çok ötekileştirilenlerin yazdıklarında baskındır. Nâzım’ın heybetli sesinde, Cemil Meriç’in yakıcı üslubunda, Ahmed Arif’in öfkesinde (“Vurun ulan / Vurun / Ben kolay ölmem”) bunu görmek mümkün… Tanpınar’ın iki kültür arasında sıkışmış erkekleri, Oğuz Atay’ın tutunamayanları, Yusuf Atılgan’ın aylak adamı tek boyutluluğu aşabildikleri için değerliydiler. Solun bir tür gürültülü belagat olarak benimsediği eril söylemin siyasal İslamcılıkla vardığı nokta ise lümpenlik oldu.

Peki, bugün yaşadıklarımızın örselenmiş ve devlet tarafından belirlenmiş erkek rolleriyle ilgisi ne? Son 14 yıldaki toplumsal değişim bu konuda epey malzeme içeriyor. Lümpen kabadayılığı yücelten televizyon dizilerinin (Kurtlar Vadisi vs.) hep popüler olduğu, nihayet mafya babalarının el üstünde tutulduğu (en azından akademisyenlerden daha çok itibar gördüğü) bir dönemden söz ediyoruz.

Tribün kültüründen askere uğurlama törenlerine kadar sayısız örnekte görüldüğü gibi, erkekliğin neredeyse kutsandığı bir toplumda siyaset de bu motiften besleniyor: Kasımpaşalılıkla övünme, “One minute!”, “reis” güzellemeleri… Bu yüzeyselliğin ardında toplumun sinir uçlarına dokunan derin bir gerçeklik var. (Bunu geç keşfeden bir siyasetçinin “hoca”lıktan vazgeçip meydanlarda sesini kalınlaştırarak kendi erkeklik imgesini kurma uğraşına tanık olmuştuk.)

Erkekliğin daima yüceltildiği, “tamamen hayal ürünü” bir ev düşünelim. Evdeki baba figürü yüz kızartıcı bir eylemde, diyelim hırsızlık yaparken, suçüstü yakalanıyor. Yaralanmış erkeklik gururu ve suçluluk duygusuyla bağırmaya, ardından gerçeği seslendiren ev ahalisini dövmeye başlıyor. İçini dökme ihtiyacıyla sık sık kahvehaneye gidip muhtarla laflıyor. Toz kondurmadığı erkeklik gururu okşanınca mutlu oluyor, düştüğü utanç verici durumu bir süreliğine unutuyor. Ama bir türlü huzura eremeyince, son çare, erkeklik gururunu kurtarmak için komşuya sataşıp mahallede kavga çıkarıyor.

Son günlerdeki savaş söylentileri biraz da bu erkeklik meselesini hatırlatmıyor mu? Modern erkeklik üzerine en kapsamlı kitaplardan birini kaleme alan George Mosse savaş için “erkekliğin en kritik anı” demişti. Mosse aynı zamanda erkeklik imgesiyle faşizm arasında bağ kuran kültür tarihçisiydi.

Yaralanmış erkeklik gururunun felakete yol açabileceğini görmek için tarih okumaya gerek yok, üçüncü sayfa haberlerine bakmak yeterli.