• Thomas Wolfe’un ünlü romanının adıydı: “Yuvaya Dönemezsin”. Çünkü yuvan asla bıraktığın gibi değildir, döndüğün başka bir yerdir artık. Türkiye’de geçirdiğim birkaç haftada bu duygunun yalın gerçekliğine ilk kez bunca şaşırdım. İnsanlar hiç olmadıkları kadar kaygılıydı. Evde, kahvede, sokakta konuşulan tek şey: Bu işin sonu neye varacak? Ülke nereye gidiyor?
  • Estetikten, incelikten, zarafetten yoksun birtakım insanlar ülkeyi kendi renksiz iç dünyalarına benzetmişler. Sadece mimarideki zevksizlikten bahsetmiyorum ­– yüzlere aksetmiş, şehirlerin ruhuna sinmiş bir kasvet vardı. Erzurum’daki sebil suyunun tadı bile bozulmuş gibi geldi bana.
  • Efsane değilmiş: “Çalıyor ama bizim paramızı çalmıyor ya!” Kulaklarımla duydum. Bol bol yolsuzluk hikâyesi dinledim. Aklımda Metin Eloğlu’nun dizesi: “Burası önce Türkiye, sonra Pompei’nin son günleri”.
  • İstanbul’da okumak üzere ayırdığım İstanbul kitaplarındaki şehri bulmak mümkün değil elbette. Kitaplardan okuyup özlediğimiz şehre gidince yine kitaplara kaçmak: 2014 Türkiye’si.
  • Yine de bir kaldırım taşına oturup sokakları dinlemenin mutluluğu… Selim İleri’nin bir yazısını anımsıyorum, “semtlerin sesleri”nden söz ediyordu. Semtlerin seslerini ayırt etmek artık pek kolay değil. Neyse ki kokular kalıyor: Çengelköy’ün kokusu değişmemiş.
  • Aslında Türkiye bütün o kaostan uzaklaşıp nefes alınca başlıyordu. Yusuf Atılgan’ın köyünün yanından geçmek, Dağlarca’nın bir zamanlar oturduğu sokakta yürümek, Hilmi Yavuz’u ziyaret etmek, dostlarla dertleşmek, kitap kokan sahaflarda vakit geçirmek… Eskimeyen Türkiye oradaydı.
  • Tanpınar mektuplarında yineler: “Vatan birkaç dosttan ibaret…” Bu cümleyi abartılı bulur, Tanpınar’ı “sükut suikastı”na maruz bırakan şartların bir sonucu diye düşünürdüm. ‘Yeni Türkiye’nin herkesi ötekileştiren atmosferine tanık olunca galiba Tanpınar’a hak verdim.
  • Yıllardır Türkiye’de olmadığım için mi, ‘dönüş’ meselesi ilgimi çekiyor. Yeni Osmanlılardan bugüne, Batı’dan ülkesine dönen şairlerin, aydınların tecrübelerini düşünüyorum. Örneğin Yahya Kemal’in, Hilmi Yavuz’un kendi kültürümüzü dışarıdayken yeniden “keşfetmeleri” çok ilginçtir. Gelgelelim, Halide Edib’in romanında tam 100 yıl önce anlattığı, ülkeye dönen aydının hayal kırıklığı pek değişmiyor. Bu sefer Enis Batur’dan dinledim, 70’lerin sonunda Türkiye’ye döndüğü için pişmanlık duyduğundan söz etti. ‘Yeni Türkiye’: Entelektüellerin, bağımsız aydınların nefes almakta güçlük çektiği ülke.
  • İstanbul’a gidince gazete yazısı yazamayan Ataç haklıymış: İstanbul’da insanın canı yazı yazmak istemiyor.
  • Yayın dünyasında, okurun eğilimlerinde değişiklik olup olmadığını anlamak için çok satanlar listesinden iki roman okumayı denedim. Değişen pek bir şey yok: Romanlardan biri çok kötüydü.
  • V. B. Bayrıl’la Kalamış’ta otururken semtimizin parkına hâlâ bir AVM dikilmediği için sevindik. ‘Yeni Türkiye’ aynı zamanda insana bu tuhaf duyguyu hissettiren ülke.
  • Siyaseten zafer kazanmış, rahat ve mutlu olması geren insanlar öfkeliydiler. Bir zamanlar oturup çay içtiğimiz kimselere ekranda rastladım, hırsla “paralel” bir örgütten söz ediyorlardı. Karşılıklı otururken yüzümüze söylediklerini hatırladım, hallerine üzüldüm.
  • Ağustosta, İstanbul’da “gün ortasında karanlık”ı da yaşayınca kuşkum kalmadı: Ülkede olup bitenler bir Arthur Koestler romanına benziyor.
  • Şavkar Altınel’in şiirindeki gibi, “Yıllık ziyaretimin son günü / Eminönü Meydanı öğlen telaşını yaşarken” Ali Çolak’la bir taşın üstüne oturmuştuk. Gelecek güzel günlerden bahsettik. İskeledeki telaşlı kalabalığın görüntüsünü zihnime yerleştirmeye çalışıyordum. (‘Gurbet’te yaşıyorsanız daha uzun süre görmeyeceğinizi bildiğiniz manzaraları belleğinize kazımaya çalışırsınız.) Biz o gün o taşın üstünde otururken gelecekten umutluyduk. Her şeye rağmen umudunu kaybetmeyenlerin tarafında olduğuma bir kez daha sevindim.

           (2014)