Hayatı renklerin içinde yaşarız. Mekânları renklerle hatırlar, anılara renkler yakıştırırız. Renklere büyük anlamlar atfeder (bayraklar ve formalar), mevsimleri onlarla anarız. Hal böyleyken renklerin insanlık tarihindeki seyri hâlâ el değmemiş bir alan sayılabilir. Michel Pastoureau gibi birkaç tarihçi dışında dünya tarihini renkler üzerinden okuyan olmadı. Pastoureau’yu Türkiye’de okurlar Mavi: Bir Rengin Tarihi adlı kitabıyla tanıyor. Fransız tarihçi bu kez yeşilin tarihini* anlatıyor.

Yeşilinki bir bakıma ‘değeri sonradan anlaşılma’ hikâyesi: Bugün hayatı, enerjiyi, dirilişi, doğayı simgeleyen bu renk ilk ressamların paletlerinde yoktu. Bazı kadim dillerde, örneğin eski Yunancada “yeşil”e karşılık gelen bir kelime bulunmaması tarihçileri şaşırtmış (Homeros’un destanlarında renk belirten sadece üç sıfat kullanılır), o çağlarda herkesin renk körü olup olmadığını düşündürmüştü. Mesela Nietzsche Yunanların antik çağda yeşili göremediklerine inanıyordu. Romalılar içinse yeşil “barbarların” rengiydi. Yeşilin elde edilmesindeki zorluk, imparatorluklar çağına kadar günlük nesnelerde bu rengin pek kullanılmamasına sebep olmuş. Zamanla ressamlar mavi ile sarıyı karıştırarak yeşil elde etmeyi öğrenmiş.

Ortaçağda yeşil renk uzun süre korkuyla, fantastik anlatılarla, büyüyle özdeş sayılmış. ‘Yeşil renkli şeytan’ çizimleri bunu gösteriyor. Avrupa tiyatrosunda yeşil, bir dönemin “uğursuzluk” sembolü; Molière de bu batıl inancın kurbanlarından… Goethe ise yakın zamanda dilimize de çevrilen Renk Öğretisi’nde yeşili burjuva sınıfının rengi sayıyor. Kırmızıyı soylulara, siyahı ise din adamlarına uygun görmüş Goethe. Oysa Frankfurt’ta, öldüğü odada koyu yeşil duvar halıları asılıydı. Ölürken şöyle diyecekti büyük şair: “Işık, biraz daha ışık.”

Farkında olmasak da yeşille kırmızının zıt renkler kabul edilmesi günlük hayatımızı epey etkiliyor (ilk akla gelen örnek, trafik ışıkları). Bu zıtlığı Vincent van Gogh da ünlü “Gece Kahvesi”nde yansıtmıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde ise renk elde etmenin sağladığı kolaylıkla koyu yeşil “resmî” bir renge dönüştü. Devlet dairelerinde en çok görülen renk haline geldi. Bu dönemin en büyük mirası kahverengiye çalan yeşil (haki) hâlâ asker üniformalarında devletin soğuk yüzünü ve savaşı simgeliyor.

Bir Avrupa tarihçisi olan Michel Pastoureau yeşilin tarihini Avrupa’yla sınırlı tutmuş ama satır aralarında İslam kültüründeki önemine de değiniyor: Örneğin Kur’an’da yeşil hep hayatı, bereketi, güzelliği çağrıştıran anlamlarla yer alır. Müslümanların yaşadığı birçok ülkenin bayrağındaki yeşili ise Haçlılara karşı birleştirici işlev gören rengin bugüne mirası diye değerlendirebiliriz. Bizim dünyamızda yeşilin çağrışımları saymakla bitmez: Hızır (ki “yeşil” anlamına geliyor) geçtiği her yeri yeşertir. Yeşilin tonları var bir de, zümrüt yeşili zirveleri simgeler, çünkü varılacak yer kalbin “zümrüt” tepeleridir.

Edebiyatımızda da ne çok yeşil var: Can Yücel’in “yeşilmişik”i, Hilmi Yavuz’un “yeşil imgeli kız”ı, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece’si hemen akla gelenler… Reşat Nuri’nin yeşile siyasi anlamlar yüklediği bu vasat romanındansa, bence Ateş Gecesi asıl yeşil imgeli kitabıdır. Türkçenin değeri pek bilinmemiş, en güzel aşk romanlarındandır Ateş Gecesi. Tanpınar da “Bursa’da Zaman” şiirinde “ovanın yeşili göğün mavisi”nden söz eder. Oktay Rifat’ın dizesi unutulur mu: “sizden mi yeşil bu ağaç?” Yeşilin tarihini okurken Pastoureau  keşke İlhan Berk’i tanısaydı diye düşündüm, kitabını mutlaka onun dizesiyle bitirirdi: “Ne zaman bir yeşil görseniz artık her işinizi bırakıp bakacaksınız.

Türkiye’de yeşiller bir bir kaybolurken bugün dünyada yeşil renk; doğa eylemlerini, küresel ısınmaya karşı bilinci, özgürlük ve eşitlik arayışını simgeliyor. Bir zamanlar yok sayılan renk belki de dünyayı kurtaracak.

 

* Green: The History of a Color, Michel Pastoureau, Princeton University Press.