Yıllar sonra Çalıkuşu’nu okuyorum. Romanın başkişisi Feride gencecik ve kalbi kırık bir öğretmen olarak gittiği Anadolu’yu betimlerken bir sahne dikkatimi çekti. Feride ilk kez karşılaştığı öğrencilerini şöyle anlatıyor: “Bir şey pek tuhafıma gitmişti. Utana sıkıla yanıma gelen, gözlerini kapayarak el öpen, köylü gelini gibi nazla ağızlarından bir kelime alınabilen bu çocuklar, kitaplarını açar açmaz dik bir sesle bağıra bağıra okuyorlardı.” Köydeki çocuklara okurken ne kadar ses çıkarırlarsa derslerinin o kadar akılda kalacağı öğretilmiş. (Feride daha sonra çocuklara sessiz okumayı öğretir.) Bu sahne ne anlama geliyor?

Sesli ya da sessiz okumak aslında toplumlar ve bireyler hakkında epey ipucu verir. Sesli okumaktan sessiz okumaya geçiş, bir bakıma, düşünce tarihinin kısa özetidir. Antik çağda olağan okuma biçimi yüksek sesle okumaktı. (Augustinus, İtiraflar’ında, sessizce kitap okuyan birine rastladığı zaman yaşadığı şaşkınlığı anlatır.) Noktalama işaretlerinin, matbaanın ve kitaba erişimin yaygınlaşmasından sonra sessiz okuma yerleşik hale geldi. Böylece bir kategori olarak ‘okur’ da ortaya çıktı.

Okumanın tarihine bakınca sessiz okumanın (private reading) birey olma bilinciyle koşutluğu göze çarpıyor. Sessiz okuyan kişi yavaş yavaş bireyliğinin de farkına varmıştır. Sosyal bilimcilere göre sessiz okumak hayal gücünün gelişmesine katkı sağlamış. Alberto Manguel ise bireysel okumanın öğrenilmesi ile hümanizmin yükselişi arasında bağ kurar.

Acaba Reşat Nuri, ücra bir köyde yüksek sesle kitap okumaya çalışan çocukları anlatırken, 20. yüzyıl başlarında Anadolu’da henüz birey olunamadığını mı ima ediyordu?

***

Sessiz okumak günümüzde bilimin de konusu: Altı dakikalık sessiz okumanın kalp ritmini düşürdüğünü, kasları gevşettiğini biliyoruz. Aslında okuma eyleminin sağlıkla ilişkilendirilmesi çok eskilere dayanıyor. Sokrates yazı için “pharmakon” (ilaç) sözcüğünü kullanmıştı: Filozofa göre, bütün ilaçlar gibi yazı da hem şifa hem zehir olabilirdi. 19. yüzyıla gelindiğinde ise okuma eylemini tıp terimleriyle (biblio-mania, reading-mania vb.) tarif etmek artık yaygınlaşmıştı.

Okumak gerçekten şifa mıdır? International Journal of Bussiness Administration adlı derginin geçen ay yayımladığı bir araştırmaya göre evet: ‘Derin okumak’ (yavaşça, dikkatli, zengin, bilinçli bir okuma) beynin farklı bölgelerini çalıştırıyor, insanı zinde tutuyor, algıları keskinleştiriyor, başkalarını anlamamızı kolaylaştırıyor.

Tersini düşünenler de olmuş: Romantik edebiyat bir dönemde “zehir” diye nitelenmiştir. Mesela Schopenhauer kötü kitapları “entelektüel zehir” diye damgalamıştı.

***

Her ilaç gibi okumak da aşırı dozda olunca zehre dönüşür mü? Ruskin’e bakılırsa, oburca okumak çok yemekten daha tehlikelidir, çünkü bedeni değil ruhu öldürür. Seneca ‘çok okuma’nın zararlarına yüzyıllar önce değinmişti. Stoacı düşünür, genişlemesine bir okuma yerine, sadece belli sayıda iyi kitabı derinlemesine okumayı öneriyordu. Kant da okurlarına ‘ayrımcı’ olmayı ve her kitap tarafından ayartılmamayı öğütler.

Gelgelelim, matbaanın icadından sonra kitaba kolay ulaşmayı ve okuma oburluğunu engellemek mümkün olmamıştır. Böylece Batılı okur sessiz okumayı, seçici olmayı, seçim yapmayı öğrenmiş. “Kamuoyu” dediğimiz şeyin oluşumu da bu döneme rastlıyor. (Habermas, burjuva kamuoyunun edebiyat üzerinden şekillendiğini söylemişti.) Bu sürecin monarşilerin gücünü yitirdiği döneme denk gelmesi rastlantı değil.

***

Okumak Z vitaminidir: Zihni açar, zekâyı işletir, zindelik verir.

Sesli ya da sessiz, sünger gibi ya da seçerek — neyi nasıl okuduğumuz, kimliğimizin bir parçasıdır.

Okumanın daha köklü etkileri de var: Milton iyi kitaplar okumanın vicdanı özgürleştirdiğine inanıyordu. Orwell ise insanların okuduğunu anlama yeteneğiyle siyasi seçim yapma yeteneği arasında ilişki kurmuştu.

Belki şu yaşadıklarımızın asıl sebebi vitamin eksikliğidir.