Ayakta yazanları (düz anlamıyla) biliyoruz: Ernest Hemingway yazı makinesini göğüs hizasına yerleştirir, dirseklerini yüksek masasına dayayıp ayakta çalışırmış. Charles Dickens’ın kitaplarla tıka basa dolu odasında bir “uzun ayaklı masa” bulundurmayı ihmal etmediği söylenir. Virginia Woolf “bir iki adım geri çekilip yaptığı işi seyreden ressam gibi” olmak istediğinde, ayakta yazarmış. Fernando Pessoa da şiirlerini geceleyin ayakta kâğıda geçiriyordu. Defterini buzdolabının üstüne koyup yazan iri cüsseli Thomas Wolfe ise herhalde en sıra dışı örnektir. Ayakta çalışanlar yalnız edebiyatçılar değil: Leonardo da Vinci bilimsel çizimlerini ayakta yapmıştı. Yazarlığı devlet adamlığının gölgesinde kalan Winston Churchill’in günde on puro içmesine rağmen 90’ına kadar yaşamasını, ciltlerce kitabını ayakta yazmasına bağlayanlar var.

New Yorker dergisinde önceki hafta yayımlanan eğlenceli bir yazının başlığı şuydu: “Yüksek Masaya Geçtim, Siz de Hemen Geçmelisiniz”. Epey ilgi gören bu metin, ayakta yazmanın artık üretkenliğe değil sağlığa ilişkin, bilimsel bir konu olarak tartışıldığını gösteriyor: “Daha uzun yaşamak istiyorsanız ayakta yazın!”

Ayakta mı oturarak mı yazmalı sorusunun tarihi 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Gerçi ilk modern romanın yazarı Cervantes, kendini masada çalışırken resmetmişti ama konuya gerçekten kafa yoran ilk romancı, ondan üç yüzyıl sonra Flaubert oldu: “İnsan ancak otururken düşünebilir ve yazabilir.” Flaubert’in bu konudaki kesin inancı kahramanları için de geçerliydi:  Bilirbilmezler romanında Bouvard ve Péchuchet, kendilerine çift kişilik bir masa yaptırıp onun üzerinde çalışırlar. Aslında yaptıkları iş, başkalarının düşüncelerini kopyalamaktan ibarettir; iki kahraman yeni bir şey üretmez, duyduklarını aktarmakla yetinirler. Yine de Flaubert zavallı “salak”larına büyükçe bir masayı layık görmüştür.

Fransız romancıya yıllar sonra cevap veren Nietzsche, “Seni nihilist!” demişti, “Ancak yürürken varılan düşüncelerin bir değeri vardır.” Yürüyüşçüleri (ki saymakla bitmez) ayrı tutuyorum, fakat Wordsworth’ü anmamak olmaz: Romantik şair (Hazlitt’in hesabına göre) hayatı boyunca 180 bin mil yürümüştü. Öteki uçta ise oturmak şöyle dursun, yatarak yazanlar (Proust, Twain, Capote) var. Capote’nin, “Ben tamamen yatay bir yazarım.” sözü, aslında bir gerçeğin düz ifadesinden başka bir şey değildir.

Ayakta yazmak deyince Michel Tournier’nin anısı unutulmaz: Bir gün mahkûmlara konuşma yapmak için bir hapishaneye davet edilen yazar, o buluşmada “ayakta yazmak” (écrire debout), yani baskılara boyun eğmemek gerektiğini anlatır. Birkaç ay sonra Tournier’nin evine, marangozhanede çalışan mahkûmlardan bir armağan gelir. Yüksek bir masadır bu, üzerinde de bir not vardır: “Ayakta yazmak için…. Cléricourt Mahkûmlarından”.

Mahkûmlar yazarı gerçekten yanlış mı anladı, yoksa bir muziplik mi düşündüler, bilmiyoruz. Gelgelelim, ayakta yazmanın her zaman ayakta durmakla ilgili olmadığına kuşku yok: Hekimoğlu İsmail yıllardır tekerlekli sandalyesinde hepimize “ayakta yazma” dersi veriyor. Ayakta yazmanın bir eylem değil, bir duruş olduğunu söylemeye gerek var mı? Yazının işlevini “insanları ayağa kaldırmak” diye tanımlayanlardan değilim (Neruda’ya karşı Borges’in tarafındayım bu tartışmada). Ama ayakta yazanların karanlıkta birer sis çanı olduğunu biliyorum. Bu yüzden, ayakta uyuyan toplumlarda ayakta yazanlara daha çok ihtiyaç var.

Ayakta yazanların has yazı adamları oluşu bize şunu hatırlatıyor: İnsanoğlunun bu soylu eylemi, ayak öperek yapılmaz. Faşistlerle saf tutan örnekler (Pound, Céline) akla gelecektir: Onların adi suçlular (hırsızlar ve yalancılar) önünde diz çökmediklerini, sapkın ideolojilerin büyüsüne kapılıp yanlış yerde ‘durduklarını’ söyleyeceğim.

Zihin dünyamızı kuşatan hantallık, oturarak yazanların sayısıyla da ilgili. Bir toplumun çöküşünde, diz çökerek yazanların payı azımsanabilir mi? Yazının adaletine güvenip her şeyi zamanın hükmüne bırakalım.

Ayakta yazmanın yorgunluğu geçer, diz çökerek yazmanın utancı kalır.