Dağlarca’nın en güzel kitap adlarındandır: Batı Acısı. İyimser bir hümanizmden bir tür milliyetçiliğe kayan o kitapta “Asya’nın korkunç yalnızlığı”ndan bahseder şair. Farklı ülkelere ayrılmış sayfalardaki bir dize, Batı’yı görme biçimimizi özetler gibidir: “Almanlar makineleri sever.”

Batı’ya karşı genelleyici yaklaşımların bütününe “Garbiyatçılık” (Oksidentalizm) diyoruz. Nasıl Oryantalizm Doğu’yu klişelerle betimlediyse, Garbiyatçılık da Batı’yı belli kalıplar içinde görmüştür. Bu kavramın bizde bir tür ²batı acısı² olarak belirdiğini söylemek yeni bir tespit olmaz: Beşir Fuat’tan Celâl Nuri’ye müstağriplerimiz yazdıklarıyla (ve yaşadıklarıyla) bunu ortaya koydu. Türk romanı deyiş yerindeyse “batı acısı”ndan doğmuştu. Batı kaynaklı bu edebi türün dilimizdeki öncü örnekleri Batı romanı okuyan kadın kahramanlarla, Batı dili konuşmaya çalışan erkek kahramanlarla doludur. Erken dönem romancılarımızın dramı, Batı’yı Batılı bir edebi tür aracılığıyla eleştirmekti. Namık Kemal gibi birkaç gür ses (ünlü “Renan Müdafaanamesi” yakınlarda günümüz Türkçesiyle yayımlandı) sönmeye yüz tutmuş yıldızlar gibi – artık yalnızca varlıklarından haberdarız. Yine de Ali Canip Yöntem’in çığlığını hatırlayanlar vardır: “Ey şark uyan yeter, yeter ey şark, uyan yeter!

Garbiyatçılık da bütün ideolojiler gibi dünyaya Avrupa’dan yayılmıştır. Coğrafi değil zihinsel bir ayrımdan söz ediyoruz: Hitler’in ordusu Ruslarla çarpışmadan önce rotasını Batı’ya çevirmişti. Alman diktatör Batı (Anglosakson) kültüründen nefret ediyor, mesela caz müziği yozlaşmış Amerikancılığın simgesi sayıyordu. Batıcı yozlaşmanın eseri olarak gördüğü Berlin’i neredeyse baştan inşa ettirdi: Daha büyük binalar dikerek Batı’dan intikam aldığını düşünüyordu (bütün despotlarda görülen bir saplantı). Heidegger bile “Amerikanismus”un düşmanıydı. Ama belki de ilk gerçek garbiyatçılar, gittikçe kalabalıklaşan batı şehirlerinden kaçmak isteyen, pastoral şiirler yazan romantik şairlerdi. Yirminci yüzyıla gelindiğinde “batı acısı” birçok coğrafyada temel mesele olmuştu: 1940’larda Japon entelektüeller Batılılaşma “hastalığına” çare arıyordu. Sudanlı Tayib Salih de ünlü romanında aynı metaforu kullandı: Batı’dan dönen kahraman bir “virüs” taşıyordu. Batı’nın, sömürgelerine ve Doğu’ya bulaştırdığı bin yıllık virüstü bu.

Dağlarca’nın “Almanlar makineleri sever” dizesi, Batı’yı teknikle eş gören zihniyeti özetliyor. Ruhsuz, maddeci ve korkunç Batı: “Tek dişi kalmış canavar”. Garbiyatçılığın gözünde Batı kötücüllüğünün simgesi şehirlerdi. Bu yüzden 11 Eylül saldırıları Batı’nın (kapitalizmin) simgesi olan şehre ve onun simgesi ikiz kulelere yapıldı. Japonya’dan Rusya’ya kadar Batı karşıtlarının büyük hatası, Batı kapitalizmini simgeleyen şehirleri kopyalamaktı (bir tek Mao bu hataya düşmedi).

Nazi Almanya’sından Uzakdoğu’daki örneklerine kadar garbiyatçıların bir ortak noktası daha var: Dünyayı bir ‘üst akıl’ın kontrol ettiğine inanmak. Bu saplantı, Batı karşısında konum alamayan bir Doğu’ya zemin hazırlıyor. Entelektüel yetersizlik, dünyaya Batılı bir değer diye sunulan demokrasiye karşıtlık olarak algılanıyor. İslam adına yapıldığı iddia edilen bir terör eylemini “ama…” demeden kınayamamak sıradan bir basiretsizlik değil; köklerini uzun Garbiyatçılık tarihinde aramak gerekiyor.

Batı karşıtlığı siyaseten kullanışlı bir argüman, üçüncü dünya ülkelerinde çoğu kez cehalet ve hamasetle birleşiyor. Saray merdivenlerinde canlı mankenleri dekor olarak kullanıp Türk tarihini “dirilttiğini” ve Batı’ya mesaj (!) verdiğini zannetmek bunun son örneği. Yeni Türkiye’de Batı karşıtlığı bile parodi…

“Sönmeye yüz tutmuş yıldız” dedim ama bugünkülerin sığlığına bakınca dürüst Namık Kemal’e saygım artıyor. Dağlarca aynı kitapta “yıldızlarla ampuller” diyordu: İkisini karıştırmamak gerekir.

(2015)