New York Times kitap ekinde her hafta, yeni kitabı çıkan bir yazarla okuma alışkanlıkları üzerine kısa bir söyleşi yer alır. Bu söyleşilerde değişmeyen sorulardan biri şöyle: Üç edebiyatçıyla akşam yemeği yiyeceksiniz, (ölü ya da yaşayan) hangi üç yazarı sofranızda ağırlardınız?

Bu soruyu her okuyuşumda kendi cevabımı içimden tekrarlarım: Homeros, Borges, Cemil Meriç. Yazar okurun yüzünü görmese de olur elbette ama gözlerini kaybetmiş üç ismi seçmemin sebebi bu değil. Edebiyat tarihinin üç kesitini buluşturan o masadan çok ilginç bir sohbet çıkacağını biliyorum. Bir gündüşüne dalıp gidiyorum:

Önce Anadolu’nun ilk büyük ozanına dönüp “Sizin varlığınıza hâlâ kuşkuyla bakanlar var,” diyorum, “biri bugün aramızda. Gerçeği sizden öğrenmek en iyisi.” Borges savunmaya geçiyor: “Belki tek bir Homeros yoktur, diye yazmıştım ben, şair Homeros’un varlığından asla kuşku duymadım.” Modern araştırmacıların eski çağ şairlerini birer folklor figürüne dönüştürme eğilimini konuşuyoruz. Söz Ossian’a gelince Cemil Meriç: “Bu Ülke‘de Homeros–Ossian ayrımını ben yapmıştım. Kimse okumuyor.”

Borges ve Cemil Meriç körlüğe adım adım gitmiş, ışığı aynı yıl (1954) yitirmişler. Borges’inki özel bir tür körlük, sarı rengi seçebiliyor — o akşam yemeğe sarı çizgili kravatlarından birini takıp gelmiş. Körlerin karanlığa değil, sonsuz ve koyu bir griliğe baktığını anlatıyor. Meriç, “Körlük” diyor, “öldükten sonra yaşamak gibi bir şey.” “Şimdi bu sofrada olmak da öyle.” diye araya giriyor Borges: “Tam benim yazmak isteyeceğim türden bir öykü, ancak bunu bir gazete köşesinde sizin ağzınızdan yazardım. Labirentleri ve oyunları severim.”

Bense merakımı giderme peşindeyim: “Saygıdeğer Homeros, sizin körlüğünüz de bir muamma. Destanlarınızdaki o renkli tasvirlere bakınca gözlerinizin görmediğine inanmak güç. Oscar Wilde adındaki bir yazar, antik çağ edebiyatının sizi bilerek kör diye sunduğunu–” Sözümü Borges kesiyor: “Wilde’a göre her şey mümkündür.” Cemil Meriç mırıldanıyor: “Deha dikenli bir taç.”

Konudan uzaklaşmamaya çabalıyorum: “Saygıdeğer Homeros, Wilde’ın bir hemşerisi Ulysses adlı bir roman yazdı, evet size atıfla, ve modern edebiyatın güzergâhını çizdi. Üstelik o da hayatı boyunca körlük eşiğinde yaşadı. James Joyce adlı bu adamın düzyazıda benzersiz bir müzik keşfedebilmesinin sebebi muhtemelen görme yetisini iyice yitirmesiydi.” Homeros bilgece bir sessizlikle dinlerken belki hiç bilmediği, Joyce’un ülkesini düşünüyor. Üç ismi bir araya getirmenin Doğu ile Batı’yı da buluşturmak olduğunu o an fark ediyorum. Cemil Meriç aklımdan geçeni seziyor: “Doğu’yla Batı arasındaki diyalog bahtiyar bir terkiple sona ermedi, eremezdi de.” Homeros bu ayrıma pek anlam veremiyor — yüz ifadesinde bütün bir medeniyet tarihi okunuyor. Sonra yaşlı bilge o büyük sırrı kulağıma fısıldıyor: İki başyapıtın (Odysseus ve İlyada) aynı kalemden çıkıp çıkmadığını öğreniyorum.

Borges, Neruda ile alıp veremediğinin ne olduğunu söylemiyor ama “Siyaset insani etkinliklerin en zavallısıdır.” diyor, “Perón 1946’da iktidara geldikten sonra devlet memurluğunda çalışmak isteyen herkes onun partisine üye olmak zorundaydı. Bunu reddedince kütüphane müdürlüğünden kümes hayvanı zabıtalığına atandım.” Kör olduktan sonra kütüphane müdürlüğüne getirilmesindeki ironiyi –bir kez daha– tadını çıkararak anlatıyor. Başka bir kütüphaneci şairin (Larkin) dizesini anıyorum: “Gözlerimi mahvetmeye değmişti”. Gülümsüyor.

Küllük Kahvesi’nde bir akşam Sait Faik, Necatigil ve Salâh Birsel’le aynı masada neler konuştuklarını Cemil Meriç’ten dinliyorum. O da “tek parti devrinin kesif ve kasvetli havası”ndan bahsediyor. “Hotantolar içinde büyüdüm” diyen ustaya bugün ‘Hotanto’ların Türkiye’de her yeri istila ettiğini söylemiyorum.

Asıl kötü olan tek tek insanların değil, toplumun körlüğüdür, diyor Cemil Meriç. Yeri gelmişken, kan kırmızısını ve zulüm karanlığını göremeyen bir topluma dönüştüğümüzü anlatmadan edemiyorum.

Şaşılacak bir şey yok, diyor Borges, körlerin hiç göremediği iki renk, kırmızı ve siyahtır.