Mayıs geldi mi hep o dizeyi hatırlarım: “Bahar mevsimidir kim bakar risalelere”. Divan şairinin ustaca sezdirdiği gibi, baharın daveti kışkırtıcıdır; insanı masadan kalkmaya, aylaklığa, çiçek açmış ağaçlara, uyanmış toprak kokusuna çağırır. Orhan Veli bu duyuştan bütün bir poetika üretmişti.

Aylaklık iyi bir şey midir?

Edebiyat tarihinde aylaklığa övgü düzenlerle (genelde şairler) çalışkanlığı yüceltenler (genelde nasirler) arasında görünmez bir ayrım var. Şairlerin düş gücünü kamçılayan aylaklığı sevmesi, romancıların çalışkanlığı benimsemesi bizi şaşırtmaz. Gelgelelim, ‘eser’e bakarak kimin haklı olduğuna karar vermek kolay değil.

Örneğin, edebiyat tarihinin en çalışkanlarından Balzac amaçsız aylaklığın insanı solduracağını düşünür, düzenli çalışmayı hayatın ve sanatın yasası sayarmış. (“Bugün 20 saat çalıştım, yarın ve öbür gün 22’şer saat çalışmam gerekecek.”) 51 yıllık yaşamına yüze yakın yapıt sığdırmış bir romancının böyle düşünmesinde tuhaflık yok. Ama, diyelim, Nietzsche’nin aylaklığı, yavaşlığı bilginin esası sayması kimimizi şaşırtabilir: Yola çok erken koyulmuş, 23 yaşında profesör olmuş birinden bahsediyoruz. Hep hızlı gitmiş filozofun aklının iplerini çözdükten sonra atlara sarılıp ağlayışını bununla yan yana düşünmek ürpertici!

Çalışkanlığın her şeyi iyileştirdiğini (Colette), aslında bir merhamet olduğunu (D. H. Lawrence) söyleyenler kendileri adına konuşmuşlar. Çalışma eylemini bir toplumu anlama aracı sayansa Tanpınar’dır: Bir yerde “arı biziz bal bizdedir” dizesini “toprağımızın hakikati” diye tanımlar. Bu “hülya adamı”nın, her zamanki genelleme yapma merakıyla, çalışkanlığı bu coğrafyanın hakikati sayması bana ilginç görünüyor.

Şairlerin ve yazarların çalışma alışkanlıkları üzerine birbirinden ilginç anekdotlar sıralanabilir ama belki de hiçbir yazar çalışmayı Anthony Trollope kadar bir yaşam biçimine dönüştürmemiştir. 35 yıllık yazı hayatına 47 roman sığdıran (çoğu tuğla kitaplar) Trollope’a göre yazarın tarifi şudur: “Her sabah masasına oturan kişi”. Her gün beş buçukta kalkıp gündoğumunu masada, elinde kalemle karşılayan Trollope saati önüne koyar, posta idaresindeki işine gitmeden önce günlük hedefini tamamlayabilmek için her 15 dakikada 250 sözcük yazma ilkesine uymaya çalışırmış. (“Birkaç gün aylaklık yapsam, kaybettiğim vakitler karşıma geçip hızlanmamı söylüyor bana.”) Çalışmayı bir yaşam biçimine dönüştürmek biraz da eğitim meselesi: Nabokov her gün kalemi eline alıp yazmaya başladığında henüz 15 yaşındaydı. Göçebe hayatında her koşulda (küçük odalarda, konuk olduğu evlerde, otellerde, yatakta, küvette, sabah ya da gece) yazabilmesini bu disipline borçlu olsa gerek.

Peki, çalışkanlığı salt bir erdem saymak ne kadar doğru? Çalışmaya her zaman değer atfetmenin dünyaya çok zarar verebileceğini söyleyen Bertrand Russell’ı bugün daha iyi anlıyoruz — “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyen kitlenin duyarsızlığında bunun kökenlerini bulabiliriz. Kaldı ki, bedenen çalışmanın faşist ideolojiler elinde nasıl ürkütücü hale geldiğini de biliyoruz. Auschwitz’in kapısında şöyle yazıyordu: “Arbeit Macht Frei” (çalışmak özgürleştirir).

Karşı kutupta ise aylakların şairane bir çekiciliği var. Sait Faik’in avare kahramanlarını sevmemek, Attilâ İlhan’ın şahane serserisinin peşi sıra gitmemek, Benjamin’in flâneur’üne imrenmemek zordur. Robert Louis Stevenson ise çıtayı yükseltir: “Aylaklığa Övgü” adlı denemesinde aylaklığı güçlü bir kişiliğin belirtisi diye tarif etmiş, aşırı çalışmanın –okulda ya da işte– eksik bir yaşamın belirtisi olduğunu söylemiştir. (O unutulmaz Define Adası’nı da ancak böyle düşünen biri yazabilirdi.)

İlkyaz baş döndürücü, aylaklık güzel… Yine de şu günlerde sık sık Çehov’un oyun kişisini anıyorum: Bizi çalışmak kurtarır.