Modern edebiyatın başyapıtlarından Tatar Çölü, kavurucu bir yalnızlığın kadere dönüşmesinin romanıdır. Dino Buzzati taşlı çölün ortasındaki bir kaleye atanmış Teğmen Drogo’nun hikâyesini anlatır. Genç subay, kaleyi görür görmez geri dönmeye niyetlenecek ama hayatı o çölde geçecektir. İlk günlerde komutanına sorar: “İnsanın kalede canı sıkılmıyor mu yüzbaşım?” Aldığı cevap, kitabın kilit cümlesidir: “İnsan alışıyor.”

Ufkumuz gitgide çölleşirken bazen bu romanı ve çöle alışan kahramanını düşünüyorum. Kitabın görkemli alegorisi sanki bizim gerçekliğimizi tarif ediyor: Çorak bir yaşantıya her geçen gün alış(tırıl)ıyoruz.

Çölleşme değer erozyonuyla başlar — her şeyden önce kültürün kayıp gitmesiyle. Mario Vargas Llosa’nın kültürün ölümü hakkındaki son kitabına* değinmiştim: Nobelli yazara göre kültür çoktan öldü ama kimse bunu ilan edemiyor. Kültürün ölümü ne demek?

Kültür, insanı insan yapan bilgilerin bütünü, diye tanımlanır. Kültür birtakım faaliyetlerin toplamı değil, bir yaşam biçimidir. Bu yüzden kültürün ölümü temelde yaşama üslubunun kaybı anlamına geliyor. Kültürün uzun süren ölümü demek daha doğru: T. S. Eliot konuyu irdelediği kitabını 1948’de yazmıştı. Yetmiş yıl sonra, karşımızda “Çorak Ülke” şairinin çizdiğinden daha kötü bir tablo var.

T. S. Eliot’a göre kültürle din birbirinden ayrılamazdı (şairin aklında elbette Batı kültürü ve Hıristiyanlık vardı). Aynı şey bizim kültürümüz için de geçerli: Örneğin Bernard Lewis, modern öncesi dönemde “Hıristiyan Türk” ifadesinin absürtlüğünden söz eder. Batılı zihin için “Türk”, yüzyıllar boyu “Müslüman”la eşanlamlıydı.

Günümüz İslamcıları anakronizme düşüp bu noktadan ırkçılığa varırken, kültürle beraber dinin de içinin boşalmasını umursamadılar. Nihayetinde ortaya bir “teşhir medeniyeti” çıktı. Bu ifadeyi Mario Vargas Llosa kullanıyor, “teşhir medeniyeti” tanımını kimi Batılı okurlar ilginç bulabilir, dinin gösteriye indirgendiği (rabia işareti yapmak önemli, rüşvet yemek önemsiz) bir ülkenin vatandaşları pek şaşırmayacaktır. Llosa’nın kültürü öldüren sebepler listesi de bizim için tanıdık: Mesela entelektüellerin yerini palyaçoların alması. Yazar, kültür ile turizmi aynı zanneden sığ zihniyete de değiniyor ama örnek vermiyor. 13 yıllık iktidarına başlarken ilk iş olarak kültür ve turizm bakanlıklarını birleştiren bir hükümetten daha iyi örnek bulamazdı.

Füsun Akatlı “kültürsüzlüğümüzün kışı” demişti, ben “çöl”ü yeğliyorum. Kültürün gerçekten can çekiştiği bir çöldeyiz. Acı ironi: Çölün mimarları, kültür ve medeniyet kelimelerini dilinden düşürmüyor. Oysa medeniyetleri medeniler (şehirliler) kurar. Bedeviler medeniyet kuramaz — olsa olsa medineyi (şehri) yağmalarlar.

Çöl zorlama bir teşbih değil, düpedüz kabile yasalarının geçerli olduğu bir sahrada yol alıyoruz: Henüz birkaç gün önce bir düzine yayınevine sudan bahanelerle el kondu, vakıf üniversitelerini kapatmanın yolu açıldı. Daha acı ironi: Üniversite kapatacak hükümetin başındaki kişi kendine “hoca” diyor. Akademik unvan sahibi herkese “hoca” denmemesi gerektiğini bir süredir biliyoruz.

İnsan çölde yaşamayı kendisi seçer mi? Tatar Çölü‘nün sarsıcı tarafı, bu sorunun cevabını yüzümüze çarpmasıydı. Çöle alışan, bir süre sonra çölü ister. “Ömrüm belki kendi hatam yüzünden bir çölde geçti.” diyen Tanpınar ola ki bunu anlatıyordu.

Asıl felaket, insanın çölü içinde taşımasıdır. Çöle direnmenin yolu: Bedevileşmemek, içimizin çoraklaşmasına izin vermemek, serap gördüğümüzü söyleyenlere aldırmamak. Roman kahramanlarından öğreneceğimiz şeyler var. Teğmen Drogo ıssız çölün ortasında da olsa yıldızları görmek için gökyüzüne bakmayı unutmaz: “Sonra, karanlıkta, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen, gülümser.”

 

* Notes on the Death of Culture, Mario Vargas Llosa, Tr. John King, FSG.

(2015)