Amerikalı bir arkadaşım vardı: Irak’ta savaşmış, Arapça öğrenmiş, ülkesine dönünce akademiye yönelmiş. Ortadoğu siyasetinden bıkıp ilgi alanını değiştirmiş. Doktora tezinin konusu Gazali’ydi. Neden İmam Gazali üzerine çalıştığını soranlara şöyle derdi: ‘Bana heyecan veriyor.’

O ‘heyecan’ın aslında uzun bir geleneği var: Ömrünü Doğu metinlerini çözmeye adamış ölü beyaz adamların (oryantalistlerin) geleneği. Robert Irwin konuyla ilgili kitabında ‘akademik araştırmayı ibadet olarak gören’ o bilginleri anlatır. Akademik hamallık ve filoloji üzerine kurulu bu disiplin ilk bakışta sıkıcı görünüyor. Oysa oryantalistlerin payına gereğinden fazla sayıda renkli kişilik, kaçık ve meczup düşmüştür.

İlk oryantalistler arasında İslam’a önyargısız bakan yoktu. Doğu dili bilmeden Doğu’ya ilgi duyan öncülerde korkuyla cesaretin iç içe geçtiği görülür. Örneğin Kuzalı Nikola, hem Türklerin ilerleyişinden korkuyor hem de Sultan II. Mehmed’i Hıristiyanlığa geçmeye ikna edebileceğine inanıyordu. Erken dönem oryantalistler İslam’a cevap verme arayışıyla Arapçaya ilgi duydular (başlı başına Türkçenin öğrenmeye değmeyeceğini düşünüyorlardı). Böylece Arapçadan çeviriler Batı edebiyatını etkilemeye başladı: 17. yüzyılın önemli oryantalisti Edward Pococke, Hayy bin Yakzan’ı İngilizceye çevirmiş, muhtemelen Daniel Defoe da Robinson Crusoe’yu yazarken ondan etkilenmişti.

Günde 16 saatten az çalıştığında kendini tatilde sayan Edward Castell, elyazmalarına gömülmüş oryantalist prototipinin ilk örneklerindendir. Doğu dillerine kendini öyle kaptırmıştı ki yarı kör olarak öldü. Yine de İslam’a ilgi duymadı. (Yıllar sonra Necip Fazıl böylelerini ‘İskeleye kadar gelip vapuru kaçıranlar’ diye tanımlayacaktı.) Doğu tutkusu nedeniyle hayatının sonunda iflas edenlerden bir başkası, Simon Oackley şöyle demişti: ‘Batı, Doğu’nun birikmiş bilgeliğine tek bir harf eklediyse, idrakimin askıya alındığını ilan ederim.’ Seçkin oryantalistlerden Jacob Reiske ise Arap edebiyatı uğruna şehit düştüğünü söylüyordu.

13 dilde yetkin, 28 dilde amatör olan Sir William Jones kısa süreliğine de olsa Türk edebiyatıyla ciddi biçimde ilgilenen ilk oryantalisttir. Ama Türkçe kaynaklardan yararlanarak bir Türk edebiyatı tarihini ilk kez Joseph von Hammer-Pugstall yazdı. Üretken ve özensiz bir yazar olan Hammer’in hayal dünyası tuhaf fantezilerle doluydu. Gizli topluluklara ilgi duyuyor, Haşhaşileri İlluminati ve Masonların atası sayıyordu. Bugün hâlâ duyduğumuz Haşhaşi/gizli örgüt retoriği, aslında Hammer’in alay konusu olmuş fantezilerinin bayat bir taklidinden başka bir şey değil.

19. yüzyıl Oryantalizminin en ilginç figürü olan Richard Burton’un 17 dilde rüya gördüğü söylenir. (Burton’un uçuk fikirlerini ve ırkçılığını Binbir Gece Masalları çevirisine koyduğu dipnotlarda görmek mümkün.) Sonraki çağın sıra dışı oryantalisti Louis Massignon ise Hallac-ı Mansur üzerine çalışırken bir vecd anında kuşların kendisine ‘Hak! Hak!’ diye seslendiğini öne sürmüştü. Birkaç yıl önce Binbir Gece Masalları’nın Penguin baskısı üzerine söyleştiğimizde Robert Irwin şöyle demişti: ‘Arapçayı benim İngilizce okuyuşumdan daha hızlı okuyan Malcolm Lyons, bu metni golf oynamaktan arta kalan zamanlarında çevirdi!’

Elbette bütün oryantalistler bu kadar renkli ya da kaçık değil. 1928’de Oxford Oryantalistler Kongresi’ne katılan Kürt Ali, toplantıya katılan Almanların çok çalışmaktan kamburlaştığını gözlemlemişti. Onlardan biri olan Annemarie Schimmel’ın Mesnevi’yi ezberlediğini bir öğrencisinden duymuştum. (Schimmel anılarında Ankara’ya ilk gelişini anlatır. Kendisini tren garında genç bir şair karşılamıştır. Şairin adı Behçet Necatigil’dir.)

‘Doğu araştırmaları konusunda bilgili kişi’ anlamındaki ‘oryantalist’ sözcüğü İngilizceye 1779 yılında girmiş. Tam 200 yıl sonra Edward Said sözcüğün anlamını sonsuza dek değiştirdi. Said bu bilginlerin Batı’nın emperyalist amaçlarına hizmet ettiğini söylerken, istisnaları görmezden gelse de, büyük ölçüde haklıydı.

Ölü beyaz adamların kitapları arasında dolaşırken Irwin’in sözünü düşünüyorum: “Katışıksız bilgin diye bir şey var, birkaçıyla çay içtiğim bile oldu.”