Her yaz yeni bir defter açarım: Akademik takvime göre hazırlanmış, o kullanışlı, küçük boy ajandalara yıl boyu günlük işleri not düşerim. Geçenlerde, geride bıraktığımız ayların defterini çekmeceye kaldırırken biraz karıştırdım. Geçmişe, hele bir cep defterinin sayfalarında, dönülmeyeceğini biliyorum (Proust bence yanılıyordu) ama kâğıda dökülmüş notlar bazen bize kayıp zamanın kabataslak bir manzarasını sunabilir. Artık yıpranmış eski deftere göz atarken sanki ilk kez farkına varıyorum: Olağanüstü bir yıl geçirmişiz.

Defterin yarısını kitap eki editörü olarak eskitmişim. Bir editörün defterinde ne bulunursa sayfalarda o var: Yeni kitaplar, yazı istenecek isimler, çevirmenler, söyleşi tasarıları, dergi taslakları, kapak konuları… Kısacası yapılacaklar, yazılacaklar, ödenecekler… “Ödedim, öderim” demişti Necatigil, onun bir mektubundan bir satır koca bir yılı özetliyor: “Bir sürü ayarlama. Hayattı.”

Bir güz günü “Auden” diye not düşmüşüm. Herhalde onun “Bir Tiran İçin Mezar Taşı” şiirinden el alan bir yazı yazmayı düşünüyordum. Bir tiranı anlatan kısa şiir şöyle biter: “O güldüğünde saygıdeğer senatörler kahkahaya boğulurdu / Ve bağırdığında küçük çocuklar sokaklarda ölürdü”. Bugün bir Auden yazısı yazsam bu dizelerden değil, şairin mülteciler hakkındaki  o nefis şiirinden (“Refugee Blues”) yola çıkardım. Suriyeli sığınmacılar siyasi hırslara malzeme edilirken, karşı uçta ulusalcı/ırkçı homurtular yükselirken “dünyada gidecek yeri olmayan” insanların anlatıldığı o şiir daha da iç yakıyor.

Kaç defterde kaç yazının çekirdeği kalmıştır? (O ünlü dizeleri şöyle değiştirebilirim: “Yazılmadan kaldı bazı yazılar / gene de yazılmış kadar oldu.”) Okunacak ama okunamamış kitapların, gidilecek ama gidilememiş yerlerin adları yarım kalmış bir romandan notlar gibi defterde duruyor. Alınmış ama yanmış bir bilet — asıl yolculuklarını defterinde yaptığını söyleyen yazarı galiba anlıyorum.

Defterin mayıs sayfalarına “Shakespeare” diye çentik atılmış: Büyük şairi ölümünün 400. yıldönümünde kapsamlı bir dosyayla anma fikri uzun süre aklımızdaydı. Harold Bloom’un, Peter Ackroyd’un, James Shapiro’nun yer alacağı bir dosya tasarlamıştık. Gerçi yayımlansa ne değişecekti, diye düşünmeden de edemiyorum. Stratfordlu ozanı “Gizli Müslümandı, gerçek adı Şeyh Pir’di” türünden şaklabanlıklarla anmak Yeni Türkiye’nin ruhuna daha çok yakışıyor.

Bazı şeyleri yerli yerinde görebilmek için biraz uzaktan bakmalı: Belki bugün tutulan defterlere yıllar sonra dönmek gerek. Yakup Kadri’nin “hayatı ikiye ayıran macera” dediği şeyin gözümüzün önünde yaşandığını o zaman anlayabiliriz. Şu karanlık ‘süreç’ birçok kişinin hayatını tam ortadan böldü ama asıl ülkenin “hayatını ikiye ayıran macera”nın içinden geçtiğimiz, onyıllar sonra görülecektir. Suçüstü yakalanan bir çetenin ülkeye yaptıkları (ve buna alkış tutan sürünün ruh hali) bazı kulaklara hâlâ masal gibi geliyor — keşke öyle olsaydı.

Servet- Fünûn kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’ün anılarında geçen bir cümleden esinle şu soruyu not etmişim: Türk siyasi tarihindeki en zararlı adam kimdir? Sanırım çoğumuzun buna bir cevabı var.

Defterimde artık selam sabahı kesen kimi eski dostların adına da rastladım. (Bazıları için 17 Aralık ya da 1 Kasım ‘dostlukların son günü’ydü.) Onlara hem hak veriyor hem acıyorum — korkunun krallığında yaşamak kolay değil. Sert rüzgârlar bedel istiyor: Kimileri “Yirmi Üçüncü Söz”deki adam gibi yükünü yere bırakıp fırtınada geminin sahibine güveniyor, rahat ediyor, kimileri de yükünü değil onurunu bırakıp gidiyor.

Reşat Nuri’nin roman kahramanı, yeni bir deftere başlamakla yeni bir hayata başlamak arasında benzerlik kurmuştu. Yeni defter açmak önemlidir. İlk sayfaya hiç eskimeyen şu dizeler yakışır:

Günler gelip geçmekteler

Kuşlar gibi uçmaktalar