“Hayal” ve “cumhuriyet” kelimelerini yan yana ilk kez bir mektubunda Charles Dickens kullanmıştı: “Bu, hayalimdeki cumhuriyet değil.” İngiliz romancı, Amerika’yı görünce yaşadığı hayal kırıklığını böyle anlatıyordu. Bu iki kelimeden yola çıkarak bir tür edebiyat tarihi yazılabileceğini muhtemelen düşünmemiştir; Azar Nafisi’nin yeni kitabı* bir bakıma bunu gerçekleştiriyor.

Bir ülkenin ruhunu kitaplar inşa eder. Buna “ruh saltanatı” demişti Tanpınar. Oğuz Atay da son büyük tasarısına “Türkiye’nin Ruhu” adını vermemiş miydi? Hiçbir ülke edebiyatından ayrı düşünülemez. Azar Nafisi de üç edebi metin (“Huckleberry Finn’in Maceraları”, “Babbitt” ve “Yalnız Bir Avcıdır Yürek”) üzerinden Amerika’yı anlatıyor. Okura sevimli görünmek için yer yer klişelere gönül indiren, adının vaat ettiklerini veremeyen bir kitap bu; ama ilginç tartışmalara kapı aralıyor. Kitabın sonuna –siyaseten doğruculuk uğruna– bir de James Baldwin bölümü eklenmiş. Bilmeyenler için not: Baldwin, Amerikan edebiyatının öncü ve önemli siyah yazarlarındandı. Bir süre İstanbul’da yaşadı. Tanpınar, Paris’te tanıştığı Baldwin’i bir mektubunda şöyle anlatmıştı: “Atillâ beni burada bir zenci romancı ile –Baldwin bilmem neyin Baldwin’i– tanıştırdı. Bir romanını almış, henüz okuyamamıştım. Benim tuhaf huylarımı bilirsiniz; öyle zenci, Çinli filandan pek hoşlanmam. Bana hilkatin acayiplikleri gibi gelir. Ben âri ırktanım. Buna rağmen oğlan müthiş sevimli. Ecinni gibi bir şey.” (Mektuplarında ve günlüklerinde siyaseten doğruculuk gözetmeyen Tanpınar’ın ırkçılığı!)

Azar Nafisi özetle hayal gücü ile demokrasi arasında derin bir bağ olduğunu söylüyor. Bunu “Saf ve Düşünceli Romancı”da Orhan Pamuk da irdelemiş ve romancıların baskıcı rejimlerde kurmacayı gerçekliği anlatmanın bir aracına dönüştürdüklerini yazmıştı. Nafisi’nin sorusu şu: “Niçin tiranlar özgür bir hayal gücünü bizim siyasetçilerimizden daha fazla önemsiyor?”

Çünkü hayal gücü bilgiden önce gelir; sınırsızdır. Bediüzzaman’ın deyişiyle, hayal “elli bin senelik mesafeyi bir günde” alır. Azar Nafisi’nin kitabı bir yerde ‘hayal gücü’nün savunması. Peki, hayal gücünü savunmak ne anlama geliyor? Yine edebiyat ne işe yarar sorusuna varıyoruz. Hayal gücünün etkili bir silaha dönüştüğü örnekleri hatırlayalım: “Usta ile Margarita”, “Kör Baykuş”, “Hayvan Çiftliği”… Kurmaca edebiyat çok zaman insanoğluna baskılar altında ayakta kalmayı öğretmiştir. Roman içinde romanlar Don Kişot’u, Werther’i mahvetti ama “muhayyile”leri (imgelemleri) bu kahramanların yazarlarını, Cervantes’i ve Goethe’yi kurtardı. Şiirin bu bağlamdaki işleviyse çoğu kez unutuluyor: Nazi işgalindeki Doğu Avrupa’da ahlâki direnişin en kullanışlı aracı şiirdi. Uzun düzyazı metinlerin, romanların aksine, şiir elden ele dolaşıyor ve kolayca ezberleniyordu.

Türkiye’de faşizm var mı? Marcuse’ün tanımını anmak yeterli: “Faşizm yeni tekelci temelle eski liberal ideoloji arasındaki çelişkinin belirtisidir.” Faşizm, yani bir ideoloji değil, bir kötülük… En büyük zararı ise muhayyileyi kısırlaştırmak ve sürekli kendinden söz ettirmektir. Örneklerini yakından görüyoruz: Recai Güllapdan üstadımızın deyişiyle, “okul dışında on tane kitap okuduğu şüpheli” insanlar felsefeden, medeniyetten, dinden bahsediyor, herkes günlerce onu konuşuyor. Akla Yirmi Üçüncü Söz’deki mesel geliyor: İnsana verilen sermaye, sadece bir kat elbise almak için değildir – insanın donanımı bu sığlığı, hayal dünyamız bu çoraklığı hak etmiyor.

“Hepimiz çamurun içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.” demişti Oscar Wilde. Yıldızlara bakmak, hayal kurmak iyidir. İki kitap kapağı arasına sığmış “cumhuriyet”ler hayal gücünün zaferidir. Yine Tanpınar’ın söylediği gibi, muhayyile herhangi bir şeyi uydurmak değil, ona hayatın sıcaklığını geçirmektir. Belki de hayatın sıcaklığını artık pek duymuyor oluşumuz hayal fukaralığıyla ilgilidir.

Türkiye’de halkın yüzde 45’i hiç kitap okumuyormuş. Kısacası, ülkedeki çölleşmenin tek sebebi ağaç katliamları değil.

 

* The Republic of Imagination, Azar Nafisi, Viking, 2014.