Kitaplar gerçekten hayatımızı değiştirebilir mi? Kitaplarla iç içe yaşayan herkes gün gelir, bu soruyla yüzleşir. Tim Parks da değişen edebiyat dünyası üzerine denemelerini bir araya getirdiği son kitabına bu soruyla başlıyor: Nihayetinde, kitaplar bir şeyi değiştirir mi? Kitap Zamanı‘nın ağustos sayısı için yaptığımız söyleşide Parks kendi sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Malum W. H. Auden kitapların bir şeyi değiştirmediğini söyler. Benim görüşümse kişisel hayatlarımızda kitapların da başka pek çok karşılaşma gibi bazı şeyleri iyiye ya da kötüye doğru değiştirebileceği yönünde. Kitapları buluşmalar olarak görüyorum. Her şey olabilir.”

Parks’ın andığı Auden kitapların bir işe yaramadığı savını gerekçelendirirken bir diktatörü örnek vermişti: “Hitler’e karşı yazdıklarım tek bir Yahudiyi bile ölümden kurtaramadı.” Gelgelelim, yazının gücü konusunda hayal kırıklığı yaşayan şair, Hitler’in “saf ırk” düşüncesine yol alırken Nietzsche’nin kitaplarından etkilendiğine değinmiyor.

Kitapların bir şeyi değiştirip değiştirmediği sorusunun cevabı okuma tercihlerinde aranabilir: Sadece kendi dünya görüşünü perçinleyen kitapları okuyup ötekileri yok sayan bir insanın hayatı kitaplarla değişmeyecektir. Tehlikeli sulara açılmakla yeni adalar keşfetmek arasındaki sınıra talih çizgisi diyoruz. Konuya mistik yaklaşmak istemem ama okumanın tarihinde talihin payı yadsınamaz. Hayat değiştiren kitaplardan çoğunun ‘görücü’ usulüyle değil, ‘çarpışma’ sonucu bulunduğuna dair hikâyeleri duymuşuzdur.

İlk anda çarpan kitaplar (Dostoyevski’ninkiler) ve sizi değiştirdiğini zamanla fark ettikleriniz (Çehov’unkiler) vardır. Ama hayat değiştiren kitaplar her zaman edebi eserler değildir: Wittgenstein, Aritmetiğin Temelleri‘ni okuduktan sonra mühendisliği bırakmış, yüzünü felsefeye dönmüştü.

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” cümlesi kimi okurlar için bir roman girişinden fazlasıdır. Elbette “kitapların hayatı değiştirmesi”ni “kitaplarla hayatın yer değiştirmesi”nden ayrı tutuyorum. Birinciye örnek Emma Bovary ise, ikinciye örnek Don Kişot’tur. (Schopenhauer da roman okuduğu için gerçek hayatta hep yanılan insanlardan söz etmişti.) Roman sanatının bu öncü örneklerinde kitap-hayat ilişkisinin var olmasından alınacak dersler var. Evet, kitaplar hayat değildir ama –George Eliot’ın deyişini ödünç alırsam– hayata en yakın şeydir.

Son iki yüzyılda coğrafyamızda yüzlerce önemli kitap, onlarca başyapıt yazıldı; bugün yaşanan barbarlıklara ve savaşlara bakılırsa kitapların toplumları iyiye doğru değiştirdiğine dair pek işaret yok. Belki de işe kitapların, önce toplumları değil insanları değiştireceğini kabul ederek başlamak gerekiyor. İslamcı hareketlerle Hizmet arasındaki temel fark da bu: Kırmızı Kitap’la toplumu değiştireceğini zannetmek ile kırmızı kitaplarla insanların hayatını değiştirmek arasındaki fark… ‘Kitap’tan ne anladığınız, dünyayı nasıl anladığınızı da belirliyor.

Kitaplar bir şeyi değiştirmiyor olsaydı, insanoğlu Kitap’a muhatap kılınmazdı.

Carlos María Domínguez’in Kâğıt Ev romanı şöyle başlar: “1998 ilkbaharında Bluma Lennon, Soho’daki bir kitapçıdan Emily Dickinson’ın Şiirler’inin eski bir baskısını aldı ve ilk köşe başında, tam da ikinci şiiri okumaya başladığında bir arabanın altında kaldı. Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.”

Kitapların bir şeyleri değiştireceğine inanmak umutla da ilgilidir. Okuma tutkusu da, tıpkı aşk gibi, umut sayesinde sürer: Bir şeylerin değişeceğine inanmasaydık, okuyor (ve yazıyor) olmazdık.

Geçen yıl bir sahaf dükkânında “Hayatımı Değiştiren Kitap” adlı ikinci el bir derleme bulmuştum (The Book Changed My Life, ed.: R. J. Coady & J. Johannessen, Gotham Books, 2006). İlk sayfada siyah mürekkeple yazılmış şu not vardı: “Sevgili….., mezuniyetin için: Hayatımı değiştirecek kitap henüz tamamen yazılmadı ama bir gün yazılacağını biliyorum. Hikâye senin doğduğun gün başladı. M.”

Hikâye bazen hayatımıza giren bir insanla başlıyor, bazen kapağını kaldırdığımız bir kitapla…