Korkaklık üzerine düşünmenin tarihi ilk felsefe metinlerine kadar uzanıyor. Sokrates, “Cesaret ve korkaklık nedir?” diye sormuştu, “Cevabını bulmak istediğim bu.” Gelgelelim, korkaklık hakkında bugüne dek bütüncül bir inceleme yazılmamıştı. Chris Walsh’un Korkaklık* adlı kitabından öğreniyoruz: Akademi bile korkakların dünyasını önemsememiş. Oysa öğrencilerinden konuyu azimle araştırmalarını istemişti Sokrates: “Cesaret, kendisini araştırırken cesaretsizce davrandığımız için bizimle alay etmesin.”

Milli marşı “Korkma!” diye başlayan Türkiye’de korkaklığa dair pek bir şey yazılmamış olması tuhaf görünebilir. Ya onca dilde cesaret üzerine düzinelerce metin (destan, şiir, hatıra) yazılmışken, sıra korkaklığa gelince suspus olunmasını nasıl açıklamalı? İspanyol atasözü yüzlerce yıllık gerçeği dile getiriyor: “Korkakların tarihi yazılmaz.”

Walsh ödlekliğin doğasını araştırırken, 2013’teki Boston saldırılarını izleyen ²korkaklar² kampanyasını kalkış noktası seçmiş. Şehrin reklam panolarında günlerce #Korkaklar (#Cowards) etiketi yanıp sönmüştü. Teröristlerin “korkak” diye anılmasına ilk kez rastlanmıyor: 11 Eylül’den sonra Amerikan başkanı da onlara ²korkaklar² diye seslenmişti. Yazara göre can yakıcı soru şu: Gerçekten korkak olan kim? Mesela Amerika’nın ulusal güvenlik saplantısının korkaklıkla bir ilgisi var mı?

Korkaklara ilişkin en çarpıcı tasvir Dante’nin İlahi Komedya’sındadır. Şaire cehennemdeki ve araftaki yolculuğunda rehberlik eden Vergilius korkakları gösterip şöyle der: “Onlardan bahsetmeyelim, sadece bak ve geç.² Korkaklar konuşmaya değmez; “oportünistlerin, tarafsızların, fırsat kollayıcıların” yanında, araftadırlar. (“Araf” kelimesini dilimizde dolaşıma sokan Cemil Meriç’in “Objektiflik namussuzluktur” deyişi boşuna değil.) Sonunda Dante’nin cennet yolculuğuna devam edebilmesi için korkaklığı öldürmesi gerekecektir.

Yazının cesaret işi olduğu hep söylenmiştir, hatta ilk ‘gerçek’ roman kahramanı Don Kişot için korkaklık affedilmez günahtı. Ne var ki, edebiyat tarihine bakınca “İyi yazar cesurdur” kuralının pek işlemediği görülüyor. “Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan” dizesinin şairi, cesareti yücelten (“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik“) Yahya Kemal, bir eleştirmenimizin deyişiyle “korkak”tır örneğin: “Itri” şiirini yayımlamak için Atatürk’ün ölümünü beklemiştir. Resmî ideolojiyi karşısına almaktan çekinmiştir çünkü. İlk dönem şiirleri sayılmazsa, Nâzım Hikmet meseleye daha insani boyuttan bakar: “Ne ölümden korkmak ayıp / Ne de düşünmek ölümü“. Oğuz Atay’dan Necati Tosuner’e, edebiyatımızda korkaklık halini farklı görünümleriyle yazanlar oldu ama Türkçede ilk akla gelecek metin “Yirmi Dokuzuncu Mektup”tadır. “Şeytanın ikinci hilesi” hakkında şöyle der Bediüzzaman: “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, korku hissidir. Aldatıcı zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedir; onunla korkakları gemliyorlar.” Korkakların değişmez kaderi üç sayfada anlatılır—en çok yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. Bu satırları görmezden gelen aydınlara Cemil Meriç’in “pısırık” dediğini de hatırlayalım.

Korkaklığın farklı yorumları olmuştur: Kimi felsefeciler intiharı korkaklık (yaşama görevinden kaçış) diye nitelerken, karşı uçta onu en büyük cesaret gösterisi sayanlar var. Yine de evrensel bir korkaklık tanımından söz edilebilir: Yapılması gereken şeyin korku yüzünden yapılmaması. Korkaklık hep kaçmakla özdeş sayılmış: Türkçede “tabansız”, “tavşan yürekli” diyoruz. Ama bazen kaçmak değil susmak korkaklığın nişanı haline geliyor. Öte taraftan, çok bağıranların da korkaklar olduğunu yine Walsh’un kitabından öğreniyoruz. Korkudan bağıranla korkudan susan arasında göründüğünden daha az fark var.

Chris Walsh’un kitabı korkaklığın Batı’daki tarihi—Türkiye’de ise korkaklar kendi tarihlerini yazıyor.

 

*Cowardice: A Brief History, Chris Walsh, Princeton University Press.