• Çok kitap yoktur, az kitap rafı vardır. Kütüphane kurmak için ön şartın kitap sayısı değil raf sayısı olduğunu eleştirmen Michael Dirda’dan öğrenmiştim. Zaten bibliyofiller “fazla kitap” sözüne pek anlam veremezler: Kitaplar odalara sığmaz olduysa suç kitap biriktirende değil, rafları küçük yapandadır.
  • “Çok kitap” gerçeğiyle genellikle evden eve taşınırken yüzleşiriz. Günlerdir kitapları kutulara diziyorum. Bizim gibi göçmen okurların iki üç senede bir tekrarladığı kütüphaneyi toplayıp yerleştirme ritüeli akla Walter Benjamin’in ünlü denemesini getiriyor: “Kütüphanemi yerleştiriyorum. Kitaplar henüz raflara yerleşmiş ve düzenin sıkıcılığına boğulmuş değil. […] Sizden istediğim, kendinizi be­nimle birlikte, açılmış sandıkların dağınıklığında, ahşap tozuy­la dolmuş havada, küçük kâğıt parçalarıyla kaplı döşemenin üs­tünde, iki yıllık bir karanlığın ardından biraz önce aydınlığa ka­vuşmuş kitap ciltleri arasında varsaymanız.” Benjamin “Kütüphanemi Yerleştirirken” başlıklı o denemesinde, kitaplarından bahseden insanın aslında kendisinden bahsettiğini söylüyordu. Çünkü kütüphane, kimliktir.
  • Kitap yerleştirirken aslında anılarımıza döndüğümüzü de söyler Benjamin. Hangi satırların altı çizilmiş, sayfa kenarlarına neler yazılmıştır? Bir insanın kütüphanesine bakarak yaşamöyküsü kaleme alınamaz mı? Orta Amerika’da bir sahaf dükkânında bulduğum, efsanevi editör Maxwell Perkins’e ait mektupların (1987) arasından dolmakalemle yazılmış bir alışveriş listesi çıkmıştı. Herkesin ilgi duyacağı bir kitap değil: Listenin sahibi bir editör ya da yazar adayı mıydı? Belki de ünlü bir yazardır. Hâlâ hayatta mı? İkinci el kitapları yaşatmak, başkalarının anılarını korumak anlamına da geliyor.
  • Yeni bir ülkede ‘yeni’ bir hayata başlamanın ne demek olduğunu, sıfırdan kütüphane kurarken anlarsınız. Gurbet biraz da geride bıraktığınız kütüphaneyi özlemektir: Sıladaki kütüphanenizden arada bir selam gibi birkaç kitap gelir. Fethullah Gülen’in Altunizade’deki kütüphanesinden kitap isterken, o kitabın hangi rafta kaçıncı sırada olduğunu da belirttiğini tanıklarından dinlemiştim. Bazen kütüphanenizden ayrılırsınız ama o sizden ayrılmaz.
  • Kış Uykusu filminde başkarakter Aydın şöyle diyordu (Haluk Bilginer sesiyle okunacak): “Ben evim, odam, kitaplarım neredeyse kendimi oralı hissederim.” Belki de gerçek sürgün, ülkemizden değil kitaplarımızdan ayrı düşmektir.
  • Kâğıdın ölümüne dair kehanetler tutarsa birkaç kuşak sonraki okurlar kitap yerleştirme sanatının lezzetlerinden habersiz büyüyecekler. Diyelim, The Anatomy of Melancholy‘yi ya da Sahih-i Müslim’in altı cildini oradan oraya gezdirmek yerine tabletinde taşıyan aklı başında bir okur, e-kitabın nimetlerini inkâr etmeyecektir. Kindle’ımdaki kitaplar, beni taşınırken daha çok kutu hazırlamaktan kurtarıyor. Yine de kitap kapaklarını okşamak ve kâğıdı koklamak, taşınmanın tesellisi—yorgunluğa değiyor.
  • Raflarda sırt sırta duran kitapların birbiriyle konuştuğunu, hatta savaştığını Graham Swift hayal etmişti. Öteki yarısını özleyen kitaplar da var mıdır? Mesela Hulki Aktunç’un toplu öykülerinin ikinci cildini (yine bir haziranda) yanıma almışım, ilk cildi Türkiye’de kalmış. Aktunç’un ölüm haberi de haziranda gelmişti. Kulağımda çınlayan, o öykülerden birinin adı: “Hayguhi Haziranda Yaşadı, Haziranda Öldü.”
  • Kitapların tozunu almak, belleğin de tozunu almak gibi… Taşınmak kitapları olduğu kadar zihni de hantallıktan kurtarıyor. Thoreau, “Basitleştir, basitleştir!” derken yalın kütüphanelerin gösterişli kütüphanelerden daha besleyici olduğunu hatırlatıyordu. Ben de kitaplarını elden geçiren her okur gibi temizleyerek ilerliyorum: ‘Süreç’te iktidara yanaşma fırsatını kaçırmayan profesörün derlemesini, ‘havuz’da yazan sözde entelektüelin kof incelemesini (buraya nasıl gelmiş?), “Hürmetle” kitap imzaladığı insana “terörist” diyen ilkesizin kitabını, hırslarıyla yeteneği ters orantılı İslamcının yazdıklarını, tasavvufu romantizm zanneden köşe yazarının kötü romanını kitaplığımdan atıyorum.
  • Habent sua fata libelli: Her kitap kendi serüvenini yaşıyor.

 

(2015)