Yazı masası sığınaktır. Dünyanın gürültüsünden, çağın çiğliğinden, insanların nadanlığından uzak kalmak için çok kez masaya sığınılır. Belki de bu yüzden yazarlar masalarını savaş terimleriyle anlatmayı severler. Yazı masasının gereçleri (kalem, defter, ataç, silgi) silaha benzetilir: Orhan Pamuk bitmiş dolmakalem kartuşlarını boş mermi kovanları gibi biriktirdiğini söylemişti. Popüler kültürde de kült örnekler var: Aynı adı taşıyan filmin ünlü sahnesinde Kara Şövalye sihirli numarasını kurşunkalemle yapıyordu.

Yazı gereçlerinin tarihi,* tıpkı savaşlar gibi, insanlık tarihinin dönüm noktalarını işaret ediyor. Örneğin kâğıdın ataları olan papirüsten parşömene, Bergamalılarla Mısırlılar arasındaki çatışma dolayısıyla geçilmişti. Kâğıtları birbirine tutturmaya yarayan atacın Nazi işgali sırasında Norveç’te direniş sembolü olduğu pek bilinmez. Ataç, Norveçliler için birbirine kenetlenmeyi simgeliyordu.

Masaüstünün de kendi devirleri (taş tabletten e-tablete), gelenekleri (kurşunkalemler Amerika’da silgili, Avrupa’da silgisizdir), savaşları (Staedtler ile Faber-Castell arasındaki 200 yıllık çekişme) ve hiyerarşisi var. Bu krallığın tahtında yüzyıllardır aynı nesne oturuyor: Kalem.

Kalemin yerini klavyenin aldığı/alacağı epeydir söyleniyor. Oysa kalem insan vücudunun doğal bir uzantısıdır, diyelim daktilo gibi, eskimeyecektir. Bir sûreye ad olmuştur kalem. Miraç hadisinde şöyle buyrulur: “Nihayet öyle bir seviyeye çıktım ki kalemlerin hışırtısını işitiyordum.” Belki de kalemin sesini duymak için dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak gerekiyor.

Kalemin bir nesne olarak tarihi ilginç: Mürekkebi içinde tutan kalem fikri yüzyıllarca insanlığa bir ütopya gibi görünmüş. Fatımi halifesi Muizz, mürekkebi saklayan bir kalem yapılması fermanını 10. yüzyılda vermiş. Olayı aktaran tarihçi Kadı Numan, bunun mümkün olup olmadığını halifeye sorunca aldığı cevabı da kaydediyor: “Allah izin verirse mümkün.”

Muizz’in hayaline insanlık tam bin yıl sonra ulaştı. Bugün bildiğimiz şekliyle çalışan ilk dolmakalemi 1884 yılında Lewis Waterman tasarlamıştı. Sonraki yıllarda Parker bunun daha kullanışlı modelini geliştirdi. Ama kalemin tarihindeki asıl devrim, tükenmez kalemin icadıydı. 1945’te Amerika’da tükenmez kalemi ilk kez satışa sunan Martin Reynolds daha sonra şöyle demişti: “Savaş sonrası insanların bir mucizeye ihtiyacı vardı. Bir yıl gecikseydik bu kadar başarılı olamazdık.” (Reynolds’un tükenmez kalemini ilk gün 10 bin kişi satın aldı). Kalemin uzun tarihinde ‘tükenmez’ler çok genç sayılır: Klasik tükenmez kalem Parker Jotter (saygı duyduğum tek tükenmez) sadece 51 yaşında.

Kalem tutkusunda kurşunkalemin yeriyse ayrıdır. Steinbeck bir mektubunda, “Yıllarca mükemmel kurşunkalemi aradım.” diye yazar. Elinde her gün altı saat kurşunkalem tutan yazarın arayışı, Blackwing 602 ile mutlu sona ulaşmıştır. Günümüzde farklı malzemeden yapılsa da Blackwing –özellikle editörler için– hâlâ vazgeçilmez. Kurşunkalem kullanmak alçakgönüllülüktür, hata yapabileceğinizi kabul etmektir. Öte tarafta George Steiner’a göre entelektüel, elinde kurşunkalem olmadan okuyamayan kişidir.

Masamda altı tane kalemlik var. Dolmakalemleri, kurşunkalemleri, mekanik kurşunkalemleri, renklileri aynı hizada tutuyorum – masaüstünde eşitliğe inandığım için. Baba yadigârı Cerruti ile beraber koleksiyonumun en değerli parçası, Edward Said’e ait Montblanc (Said’in dostu ve asistanı Zaineb Istrabadi’nin armağanı). Bazen kalemin ‘ağırlığını’ nereden geldiği belirliyor.

Kalem mutlaka bir şeye benzetilecekse “yontu âleti” demeyi tercih ederim. Neyle yazılırsa yazılsın, bir metne son şeklini kalem verecektir – elimizdeki ya da zihnimizdeki.

Yazımı klavyede yazdım, son dokunuşlar için kalemliğime uzanıyorum.

 

* The Perfection of the Paper Clip, James Ward, Touchstone, 2015.