Başkan, ülkenin önde gelen bir romancısıyla söyleşi yapıyor. Şaka değil: Obama soruyor, Marilynne Robinson cevaplıyor. (Bizdeki karşılığı şöyle bir şey olurdu: Saraydaki zât soruyor, Adalet Ağaoğlu anlatıyor.) Geçen ay New York Review of Books‘ta iki bölüm halinde yayımlanan söyleşi, son dönemin en ilginç edebiyat olaylarındandı. Bir politikacıyla bir yazarın inanç, demokrasi ve kitaplar hakkında sohbetine her zaman rastlanmıyor.

Obama’nın ortalamanın üstünde bir okur olduğu bilinir. Bu yüzden, roman sanatıyla demokrasi arasında bağ kurması pek çoklarını şaşırtmamıştır. “Romanın artık daha az okunuyor oluşu seni endişelendiriyor mu Marilynne?” diye soruyor Obama, ekliyor: “Ben bir vatandaş olarak hayatımdaki en önemli şeyleri romanlardan öğrendim.” Robinson kendisinin bu soruya cevap verecek doğru kişi olmadığını söylüyor: “Çünkü ben hep kitapları seven insanlarla beraberim.” Bütün dünyada geçerli olan okurluk eğiliminin adını Obama’nın koyması ilginç: “Herkes kendi kovuğuna çekilmiş, sadece görüşlerini destekleyecek şeyleri okuyor.” Kimsenin kimseyi duymadığı bir ortamdan şikayet eden başkana, edebiyatın bir işlevinin de bu sağırlığı iyileştirmek olduğunu hatırlatıyor romancı.

Söyleşiden kafamı kaldırıp haberlere göz atıyorum: Ankara’daki “başkan” muhtarlarla söyleşiyor — hamaset ve alkış. İçim kararıyor.

Bu söyleşiyi ilginç kılan, biraz da Marilynne Robinson’ın kimliği. Onun günümüz edebiyatında farklı bir yeri var: Dindarlığından (Protestan) kaynaklanan endişeleri yüksek edebiyata dönüştürebilen nadir örneklerden. Yazarı bir tür teolog sayanlar bile gördüm ama Robinson romanlarında vaaz vermiyor. Biz cumhuriyet romanlarındaki kötücül din adamlarına ya da hidayet romanlarındaki karton dindar tiplerine aşinayızdır. O yüzden Marilynne Robinson’ın karmaşık karakterlerle dolu dünyası bize yabancı: Üç romanı Türkçeye çevrildi, ilgi görmedi. Türkiye’deki “İslamcı” edebiyatın kısırlığı düşünülünce, Robinson gibi örnekler ufuk açıcı olabilir. Nihayetinde, inancı slogan düzeyine indirmeyen, romanlarının merkezinde “inayet ve lütuf” teması bulunan bir yazardan söz ediyoruz.

Böyle bir yazarın edebiyat ve demokrasiye dair söylediklerini başkanın can kulağıyla dinlemesi umut verici mi? Muhtemelen o konuşmadan birkaç saat sonra Obama gerçeğe dönmüş, Ortadoğu’daki savaşa dair önüne konulan notlara göz atmıştır. Söyleşideki hüzünlü taraf da bu: Başkanlar yazarları hayranlıkla dinler ama danışmanlarının dediklerini yaparlar.

***

İnsanlığın bazı konularda yüzyıllardır bir karış mesafe alamamasını, yazarlara kulak tıkanmasına bağlamak elbette safdil romantizm olur. Ademoğlunun bozulmaya müsait mayası değişmiyor ki dünyanın düzeni değişsin. Yine de insan düşünmeden edemiyor: Onca mürekkep boşuna mı akıtıldı?

Homeros kendi çağının savaşlarını yazmıştı. Remarque birinci, Heller ikinci dünya savaşını kâğıda geçirdiler. Hepsini yan yana koyunca insanın hemcinslerine karşı düş kırıklığı artıyor.

Bugün felaket çağında yaşadığımızı, her şeyin değiştiğini düşünenler var. Benzer bir yanılsamaya Virginia Woolf da kapılmıştı: Eski yazarların (Jane Austen) döneminde her şeyin çok farklı olduğunu, savaşın romanlarda yer bulamadığını düşünüyordu Woolf. Elbette yanılıyordu: Gurur ve Önyargı‘da Fransız işgali, roman kişilerinin kaderini belirler örneğin. Jane Austen savaş sahneleri değil, savaşın insanlar üzerindeki etkisini yazmıştır.

Obama-Robinson söyleşisini okurken Virginia Woolf ile Churchill’in sohbetlerini hatırladım. Üstelik Woolf savaşın dehşetini yaşamıştı: Evinin bodrumunda gazyağı ve morfin saklıyordu—muhtemel bir Alman işgalinde işi Nazilerin bitirmesini beklemeyecekti. Her çağın kendi yazarları, kendi savaşları…

Kalemime mürekkep çekerken ekranda kanlı ölüm haberleri izliyorum.

Kısa dünya tarihi: Mürekkep ve kan.